Wednesday, October 29, 2008

YARIM BIRAK!

Yarım bırak!
Ne yapıyorsan yap ama onu yarım bırak!
Onu yarım bırakabil!

Yaptığın herşeyi sonuna kadar
Yapmak zorunda değilsin.
Yaptığın herşeyi sonuna kadar
En iyi kalitede yapmak zorunda değilsin.

Meyve yiyorsan eğer
Sonuna kadar yemek zorunda değilsin
Bırak yarım kalsın
Belki sonra
Onun tadını unuttuktan
Sonra yeniden başlayabilirsin…

Yarım bırak!
Herşeyi sonuna kadar
Yapmak zorunda değilsin
En iyi şekilde…

Herşeyi tamı tamına yapmış olman
Bundan sonraki şeyi tam yapacağını
Garanti etmez.

Yarım bırak ki
Kontrol eden hakim olan
Efendin sen ol kendi kendinin…

Yarım bırakmayı da kes yeri geldiğinde
Yarım bırak…
Ki tam hakkıyla
Yaptığın güzel işler kalsın ardında…

Yarım bırak…

Tuesday, October 21, 2008

İNANCIN DUYGU HİSSEDİŞTE ROLÜ

(Beynin Acil Durumu İşleyişi Üzerine Deneysel Bir Karalama)

THE ROLE OF BELIEF IN FEELING EMOTIONS
(An experimental article on the emergency processing of an air traffic controller’s brain)

Bu yazı önce Sartre’ın inancın duygu hissedişteki rolü ile ilgili bazı düşüncelerini [1] ele alacak. Daha sonra bu düşünceler ile bir büyük sistem kontrolörünün acil duruma müdahele edişi sırasında beynin acil durum işleyişi ile ilişkiler kurmaya çalışacak.

‘Pilotte de Guerre’ kitabı, bir pilot olarak Antoine Saint Exupery’nin, ekip ruh hallerini nasıl takip ettiğini gösterir. Kendisinin ve ekibindeki havacıların çeşitli zamanlardaki duygusal durumlarını anlattığı kısımlar duyguların güçlü psikolojik analizlerini içerir. Sanırım, günümüz havacılarının, bu konuda Exupery’den öğrenebileceği çok şey var. Bu deneysel yazımda havacılık bağlamında ele alınanların genel olarak ulaşım, enerji vb. alanlarda da, insan makine etkileşimi konusunda büyük sistemler için geçerli olduğunu unutmayınız.

Sartre korku duygusunun gerçek anlamının özel bir bilinçlilik hali olduğunu yazar [1]. Bilinçlilik ‘kişinin kendi içinde olan bir şeyin farkında oluş durumudur’ [2]. Korkan insan kendi içinde bulunduğu durumun ve buna ilişkin kendi tepkisinin farkındadır. Üstelik farkında olduğu bu hal daha önceden ‘korku’ olarak duymuş olduğu bir ruh halidir. Kısacası ‘korku özel bir bilinçlilik halidir’.

Kendimiz baş edemeyeceğimiz bir dış güçle karşılaştığımızda korkarız. Korku duygusunun amacı bizi korkutan bir şeyi fiziki olarak yok etmek şansımız olmadığı zaman onu büyü ya da sihir yolu ile yok etmektir. Öyle ki, korkan kişi bayılarak kendini ve böylece baş edemediği tehdidi yok etmiş olur.

“The real meaning of fear … is a consciousness whose aim is to negate something in the external world by means of magical behaviour, and will go so far as to annihilate itself in order to annihilate the object also [1, p42].”

“Korkunun gerçek anlamı … hedefi, büyüsel davranış ile, harici dünyada bir şeyi alt etmek olan, ve hedef nesneyi de yok edebilmek için kendini yok edecek kadar ileri gidebilen bir bilinçliliktir.”

Duyguların hemen hepsi çeşitli vücut değişiklikleri ile birlikte gözlenir. İnsan korkunca vücudunda bazı değişkilikler olur: titreme, yüz kızarışı, kan basıncında değişiklik vb. Duygu sırasında hissedilen vücutsal değişiklikler, kişinin o duyguya ve onun atadığı anlama daha çok inanmasına hizmet eder. Örneğin, korktuğunuzda ellerinizin titrediğini fark edişiniz sizi daha çok korku duymağa götürür.

“Real emotion is quiet an other matter: it is accompanied by belief. The qualities ‘willed’ upon objects are taken to be real. … Here we can understand the part played by the purely physiological phenomena; they represent the genuineness of the emotion, they are the phenomena of belief [1, p49].”

“Gerçek duygu tamamıyla farklı bir meseledir: inanç eşliğindedir. Nesneler üstünde gerçekleşmesi ‘arzu edilen’ özellikler gerçek olarak algılanır. … Burada tamamen fizyolojik olgular tarafından oynanan rolü anlıyabiliriz: onlar duygunun gerçekliğini temsil ederler, inanmayı sağlayan olgulardırlar.”

Duyguyu duymağa ilişkin farkındalık vücudun o an yaşanışı ve algılanışı ile aynı anda gerçekleşir. Kişi bilmediği bir durum algılar vücudu ile… Bilmediğimiz herşeye karşı kendimizi savunma mekanizmamız geçici de olsa doğru olmasa bile bir şeylere belki bir hipoteze inanmaktır. Vücuttaki bu bilinmeyen değişimler arttıkça onlara ilşkin inanç kendi kendini doğurarak (recursive) güçlenir. Ne kadar aksaklıkları olsa da kişi dünyayı yeni oluşturduğu bu fantezi açısından görmeğe ve yaşamağa başlar.

“Clearly to understand the emotional process as it proceeds from consciousness, we must remember the dual nature of the body, which on one hand is an object in the world and on the other is immediately lived by the consciousness. Only then we can grasp what is essential – that emotion is a phenomenon of belief. Conciousness does not limit itself to the projection of affective meanings upon the world around it; it lives the new world it has thereby constituted – lives it directly, commits itself to it, and suffers from the qualities that the concomitant behaviour has outlined. This means that, all ways out being barred, the consciousness leaps into the magical world of emotion, plunges wholly into it by debasing itself [1, 51].”

“Bilinçlilikten ortaya çıkan duygusal süreci berrakça anlamak için, vücudun ikili yapısını hatırlamak zorundayız, bir yandan dünya içinde bir nesne ve öte yandan bilinçlilik tarafından o an yaşanmakta olan… Yalnız o zaman esas olanı yakalayabiliriz – yani duygunun bir inanç olgusu olduğunu. Bilinçlilik kendini çevresini saran dünyaya hissel anlamlar atamağa sınırlamaz; yarattığı yeni dünyayı yaşar – onu doğrudan yaşar, kendini onun yükümlülüğü altına sokar, ve kalıcı davranışların özetlediği özellikler yüzünden zarar görür. Bunun anlamı şudur, bütün çıkış yolları kapatıldığında, bilinçlilik duygunun büyülü dünyasına atlar, kendisini aşağıya indirgeyerek, bütünüyle onun içine daldırır.”

Duygusallaşmak kişinin düşünüş şeklinin, muhakeme mekanizmalarının değişmesidir. Kişi normal yollardan, muhakemesi ile alt edemediği bir dış olguyla karşılaştığında son çare olarak duyguları ile cevap verir. Bu cevap durumun zaman ve şiddet boyutlarına bağlı olarak, hayal görmek, isteri krizi geçirmek noktalarına kadar varabilir. Kişi, büyülü bir hayal alemine giderek olayı şakaya ya da yasa vb. vurabilir.

Olaya kimyasal açıdan bakılırsa [3], karşılaşılan dış olayın algılanışı sırasında oluşan vücudun refleks tepkisinin yarattığı değişimler(hormonlar, adelelerin sertleşmesi, zihinsel yük vb), istenilen amacı başaramazsa ve dış güç karşısında başarısız olunursa, hem fiziki hem de psişik enerjinin bir şekilde harcanması gerekir.

Vücuttaki hormonal değişiklikler yalnız adele sertliği gibi korunmağa yönelik amaçlı değildir. Salgılanan hormonlar beynin duygusal işleyişle ilgili kısımlarının propagasyon özelliklerini değiştirir. Neural Networklerde genel olarak eşik seviyelerinin düşmesi doğru sonuç vermese de karar almayı kolaylaştırı ve hızlandırır. Düşünme hızının artması hayal, hatta halisülasyon görme etkisini yaratabilir.

Sartre, o dönemdeki bilimsel olgunluğa bağlı olarak konuya daha çok felsefi yaklaşıyor.

“A consciousness becoming emotional is rather like a consciousness dropping asleep. The one, like the other, slips into another world and transforms the body as a synhetic whole so as to be able to live and to percieve this other world through it [1, p51].”

“Duygusallaşan bir bilinçlilik uykuya dalan bir bilinçlilik gibidir. Biri, diğeri gibi, bir başka dünyaya kayıp gider ve vücudu yapma bir bütün olarak bu başka dünyayı algılamak ve yaşamağa dönüştürür.”

Kişi duygusallaştığı sırada bir değişim içinde olduğunun farkındadır. Fakat bu yalnızca konumsal bir bilinçliliktir, yani yaptığımız işin farkında ama sonuçları nedeni niçinine ilişkin formule edilmiş tümsel bir farkındalık değil. Bu konumsal bilinçlilik dünyanın indirgenmiş bir halidir, üstelik büyülü bir dünyaya geçiş ile eş zamanlı olarak…Bu konumsal bilinçlilik atandığı yani farkında olunan nesne tarafından kullanılıp bitirilir.

“Thus the origin of emotion is a spontaneous debasement lived by consciousness in face of the world. What is unable to endure in one way it tries to seize in another way, by going to sleep, by reducing itself to the states of consciousness in sleep, dream or hysteria. And the bodily disturbance is nothing else than the belief lived by the consciousness, as it is seen from outside.

First, that the consciousness has no thetic consciousness of self as abasing itself to escape the pressures of the world; it has only a positional consciousness of degradation of the world, which has passed over to the magical plane. … Its finality is not for all that unconscious, but it is ‘used up’ in the constituting object.

Secondly, that the consciousness is caught in its own snare. Precisely because it is living in the new aspect of the world by believing in it, the consciousness is captured by its own belief, exactly as it is in dreams and hysteria []1, p52].”

“Böylece duygunun kaynağı bilinçliliğin dünya ile yüzleşişinde anlık bir aşağı indirgeniştir. Bir yoldan ayakta kalmağı beceremediği şeyi, bir başka yoldan, elde etmeğe çalışır, uykuya dalarak, kendisini bilinçliliğin uyku, rüya ya da isteri durumlarına indirgeyerek… Ve vücut tepkileri bilinçlilik tarafından yaşanan inanctan başka bir şey değildir, dışardan görüldüğü gibi.

Birincisi, dünyanın baskılarından kaçmak için kendini aşağı indirgemek şeklinde, bilinçliliğin kendisine ilişkin hiçbir iddiasal bilinçliliği yoktur: yalnızca büyülü düzleme geçmiş olan dünyanın aşağı indirgenişinin konumsal bir bilinçliliğine sahiptir.

İkincisi, bilinçlilik kendi kapanına yakalanır. Tam olarak dünyanın bu yeni özelliğini ona inanarak yaşadığı için, bilinçlilik kendi inancı tarafından esir alınır, aynen rüyalar ya da isteride olduğu gibi.”

Gece evde yalnızsınız, zemin kat penceresinde karanlık içinden bir yüz aniden beliriyor. Korkarsınız. Aslında sizi ziyarete gelmiş bir dostunuz bile olsa pencerede aniden belirdiği için korkarsınız. Korku, o yüzü uzaktaki pencerede değil hemen yakınınızda hissetmenize neden olur. Korku ile titrer ve bir çığlık atarsınız. O anki bilinçliliğiniz korku duygusunun adını verdiği bir alt indirgeniş içindedir. Sanki, penceredeki yüzün ellerini üzerinizde hissedersiniz. Korku korkulan şey ile korkan arasında sentetik bir bütün oluşturur, sanki aradaki mesafe gerçeküstü bir şekilde yol olmuştur.

“The face outside the window is in immediate relationship with our body; we are living and undergoing its signification; it is with our own flesh that we constitute it, but at the same time it imposes itself, annihilates the distance and enters into us. Consciousness plunged into this magic world drags the body with it as much as the body is belief and the consciousness believes in it. The behaviour which gives its meaning to the emotion is no longer our behaviour; it is the expression of the face and the movements of the body of the other being, which make up a synthetic whole together with the upheaval in our own organism [1, p57].”

“Pencerenin dışındaki yüz vücudumuz ile o anda ilişki içindedir; onun belirttiği anlamı yaşarız ve onun etkisi altında kalırız; etimiz ile ona anlam atarız, ama aynı zamanda o kendisini ileri sürer, aramızdaki mesafeyi yok eder ve içimize girer. Bu büyülü dünyaya dalan bilinçlilik kendisi ile birlikte vücududa sürükler, vücut inanç olduğu kadar ve bilinçlilik ona inandığı kadar. Anlamını duyguya veren davranış artık bizim davranışımız değildir; o, organizmamızdaki altüst oluşla birlikte, yapma bir bütün oluşturan penceredeki yüzün ve diğer varlığın vücudunun hareketleridir.”

Havacılık ya da bir büyük sistem açısından düşünüldüğünde duygusal düşünmenin yeri çok az ama sıfır olmamalı… Çok fazla olmayan olumlu bir motivasyona dayanan olumlu bir ruh hali, sürekli olarak ayakta tutulması gereken durum farkındalığı (situation awareness)‘nın sürdürülmesinde faydalı olabilir.

Acil durumlarda ise duygusal(emotional) düşünme kapasitemizin muhakemesel(cognitive) düşünme kapasitemize göre çok daha hızlı olduğunu unutmamak gerekir. Duygusal düşünmenin daha hızlı olması doğru kararlara yol açacağı anlamına gelmez. Ancak, bir çok acil durumda bir şeyler yapmak doğruyu yapmaktan daha önemli olabilir. Duygusal düşünceyi, bütünüyle her koşulda reddetmek bence doğru olmayabilir.

Yanıt zamanı (reaction time)’nı belirleyen, olay anındaki duruş (posture)’a ilişkin, ruh hali, durum farkındalığı (situatin awareness), ve diğer unsurlardır. Ruh halini ya da olaya hazır oluşu sağlayan stress seviyesi duygu sistemi ile ilgili bazı hormonların seviyesi ile ilgilidir.

Olağanüstü bir durumla karşılaşan bir ATC (Air Traffic Controller) operatörü, çok kısa bir süre içinde onun dikkatini çeken – korkutan şey hakkında karar vermek zorunda… Ya pilota gereksiz yere bir çok kişinin hayatını riske atacak bir takım manevralar yaptırtacak komutlar verecek ya da verdiği komutlar bu insanların güvenliğine katkıda bulunacak.

Sartre’ın yazılarına bu gözle bakacak olursak… ATC operatörü bir olağanüstü durum fark ettiğinde, o ilk anda,
eğer duygusal bir ruh ile yaklaşırsa, beyni onu hızla ve tekrar tekrar soruna doğru çeker. Bu daha çok duygusal ağırlıklı bir yaklaşımdır. Böyle olması doğaldır da çünkü acil bir durumda duygusal sistem önceliği ele alır.

Bunun hemen akabindeki çok kısa süre içinde, eğer kişi duygusallaşırsa, giderek gördüğünü zannettiği şeyin doğruluğuna inanır. Oysa bu ikinci an, kontrolörün olaya mümkün olan bütün gücü ile konsantre olarak tepki vermesi ve bu gücü muhakemesel(cognitive) olarak değerlendirmesi gerekir.

Kontrolörün genel kişiliği acil durumlarda verdiği tepki zamanını ve kalitesini etkileyebilir. Çabuk inanan, renkli duygusal bir kişilik uygun olmayabilir[4]. Kişinin, dogmatikliğe düşmeyen, aşırı değil ama belirli bir inanç sistemine (dinsel, politik, ideal) sahip oluşu acil durumlarda daha tutarlı hareket edişine imkan sağlayabilir.


Havacılıkta uğurdan tutun maskotlara kadar her türlü şeye değer verilişi boşuna değildir. Ora et labora [5] sözünün belirttiği gibi, bir yandan dünyayı daha iyi kılacak şeyler yapmağa çalışmalıyız diğer yandan da biz bu işleri yaparken karanlıkta el yordamı ile ilerleyebilmemiz için varsayıp inandığımız referans noktalarımız olmalıdır.

Ali R+ SARAL


Kaynaklar
[1] Sartre, J.P., Sketch for a Theory of Emotions, Routledge Classics, 2006.
[2] Merriam - Webster.
[3] Cornelius, R.R., The Science of Emotions, Prentice Hall, 1996.
[4] Sargent, P., şahsi eğitim sohbetlerinden, Karlsruhe UAC, EUROCONTROL STK
[5] Ehrenberger, G., iş sırasında eğitim sohbetlerinden, Karlsruhe UAC, DFS.

Tuesday, October 07, 2008

“YANLIŞLAR GÜZELDİR”

“Mistakes are beatiful!”

“Bir tiyatro oyunu sırasında, başroldeki oyuncunun sahnedeki eşyaların arasında bir boşluktan koşarak sahnenin ön kısmına çıkması gerekmekte… Fakar malesef diğer oyunculardan biri bir sandalyeye çarpar ve başrol oyuncusunun yolu tıkanır.” Usta bir oyuncu bu durumda ne yapar? Siz olsaydınız ne yapardınız?

“Usta bir oyuncu, oyunun tipine ve o andaki bağlama göre: 1- Eğer eser trajedi gibi ciddi bir eserse ‘Oh, tanrım, başıma bu da mı gelecekti?’ türünden bir şeyler söyler, gözlerinden yaşlar gelir. 2- Eğer eser komedi ise ‘Haha, şimdi bir sen eksiktin burada’ der güler. Bu sırada kazandığı zaman içinde de birileri yolu açmış olur…”

İyi bir sanatçı icraatı ya da yaratış süreci sırasında önüne çıkan umulmadık bazan da istenmeyen durumları değerlendirip bunlardan en iyi şekilde faydalanır.

Müzikte de bir kemancı ya da herhangi bir enstrüman çalan ya da şarkı söyleyen kişi, eğer usta ise yaptığı hatayı icrasına renk katan bir unsur olarak değerlendirir ve icraatının doğal bir parçası haline getirir.

Günlük hayatımızda da böyle değil mi? Karşılaştığımız aksilikleri, yaptığımız yanlışları ne kadar doğal karşılarsak ve onları kendi amacımıza yönlendirirsek o kadar az yıpranıp o kadar çok başarılı olmuyor muyuz?

Yanlışlar güzeldir. Çünkü onlar kusursuzluğun yapmacıklığına renk katarlar… Pürüzsüzlüğe hayat verirler.

Yanlışlar güzel… Öyle ise hatalar da güzel midir?

Ehem, pek o kadar değil… Çünkü hatanın sonucunda birisi zarar görür, hatta telafisi mümkün olmayan bir kayıp oluşur… Ama bu demek değildir ki, hiç hata yapmadan yaşamak gerekir. Hata yapmamak mümkün mü? Hata yaptıysanız bedelini ödersiniz ve yola devam edersiniz. Üstelik bazı hatalar bazan olumlu ve güzel sonuçların ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Kutsal kitaplarda yer alan, Adem ile Havva’nın cennetten atılışı hikayesi bu durumu çok güzel anlatır. Elmayı yiyen Adem ile Havva işledikleri bu hatanın bedeli olarak Cennet’ten atılırlar. Şöyle bir düşünürsek, sonuçları açısından bakıldığında, yalnız yanlışlar değil, bazı hatalar bile güzeldir, demiş olmuyor mu kutsal kitaplar?

Kusurları da unutmamak gerek. Bir işin başarısızlığa uğrayışında eğer bir kimsenin eksikliği, istemeden yaptığı yanlışlar var ise o insan kusurludur. Kusurun bir anlamı da: bir sanat eseri veya yapılmış bir işte o kadar iyi olmayan ya da kurallara uymayan unsur ya da yer…

Yaratıcılıkta kusurların, yanlışların yeri çok önemlidir. Mozart ve daha bir çok dahi sanatçının eserleri okullarda öğretilen kurallara uymayan ‘kusur’ ya da daha kötüsü ‘yanlış’larla doludur. Bir yaratıcı eğer yanlış yapmazsa, eğer yalnız kitaplardaki kuralları uygulamağa kafa yorarsa kendine özgü, özgün bir eser yaratamaz. Önemli olan yanlışı yapmış olmak değil onu nasıl düzeltmek, o yanlışı kendinize yaraşır bir şekilde, nasıl anlamlı kılmak… Kılabilmek.

Hata yapacağım, belirlediğim benimsediğim ilkeler ve düşünce sistemine uymayan bir şey yapacağım korkusunu bir kenara bırakınız. Aksine, hata ve yanlışları sevinçle karşılayınız. Acaba sizi veya karşınızdaki insanı bu yanlışı yapmağa iten nedir? Acaba bu bilgi ile ne yapabilirsiniz? Kendi görüş açınızı nasıl güncelleştirebilir ve acaba nasıl daha etkin şeyler söyleyebilir ve yapabilirsiniz? Acaba nasıl bu hatayı telafi edebilir ve daha önemlisi anlamlı kılabilirsiniz?

Acaba bir yanlış nasıl güzelleştirebilir?

Ali R+
Not: Bir şirket, herhangi bir kurum ya da toplum başarılı olabilmek için neyin kusur, neyin yanlış ya da hata olduğunu tereddütsüz belirleyebilmelidir.

Thursday, September 25, 2008

DÜŞÜNÜŞ DURAĞANLIĞI

(karalama notu)

Düşünüş durağanlığı beynin muhakeme süreçlerinde gözlenen bir olgu. Durağanlık yalnız muhakemede değil aynı zamanda duygusal süreçlerde de bir sorun. Bunun yanında durağanlık kelimesinin zihinsel durağanlık şeklinde geçtiğini de gözlemek mümkün. Öte yandan, durağanlık beynin temelini oluşturduğu ileri sürülen sinir ağları modelinde de son zamanlarda öne çıkan bir konu. Felsefi olarak, Sartre homeostatik sınırları olan ‘psişik denge’ konusunda kafa yormuş.

Tatilden yeni dönmüş ve siz ile diğer üç kişinin kahve masasına katılan bir arkadaşınızı hayal ediniz… Yalnızca her olayın ayrıntılarını anlatmakla kalmaz sık sık konu değiştirip yolculuğu ile ilgisiz şeylerden de bahseder. Bu sıkça görülen bir sosyal durum. Eğer sağlam bir bağlam (context) kurulmuş değil ise, sohbet tek bir konu etrafında durağan kalmaz.

Akıcı bir şekilde değişen konuları bazı öğretmenlerde de görebilirsiniz. Öğretmen konuyu değiştirerek öğrencilerinin konuya farklı ve ilişkisiz bakış açılarından bakmasını sağlar… Sonuçta, öğretmen olguyu doğrudan anlatmaz fakat öğrencinin kendisinin anlamasına şans tanımış olur.

Öğretmek kuvvetli derecede durağanlığı bozucu bir süreçtir. Öğrenim süreci tanımı gereği durağanlık bozucudur. Kendimizi yalnız yeni düşüncelere açmakla kalmamalı, doğru olduğunu varsaydığımız eski düşüncelerimizi de tartışmağa açmalıyız. Bu hem muhakemesel olarak hem de genç insanlar durumunda duygusal olarak durağanlığımızı bozar.

İsteyerek ya da farkında olmadan, her ne neden ile yapılırsa yapılsın, iyi oluşmamış bir bağlam etrafında konuyu veya içeriği sık sık değiştirmek düşünsel durağanlığın kaybının güçlü bir işaretidir.

Düşünüş derinliği, düşüncenin konu anafikrinden soyutlanış derinliğidir. Örneğin, eğer belirli bir insan hakkında konuşur ve genel olarak kadınların karakteri üzerine bir yorum yaparsanız ve daha sonra insanoğlunun karakterine geçerseniz, düşünüş derinliğini üç seviye derinleştirmiş olursunuz. Düşünüş derinliğini konuştuğunuz en küçük konuda bile gereksiz olarak arttırıyorsanız, düşünüşünüzde durağanlık yoktur.

Bir başka durum ise, konuşan derinliği arttırmaz ama çok sayıda örnek verir ve dinleyiciler sıkılıncaya kadar çok sayıda ayrıntı anlatır. Sürekli olarak, gerektiğinden fazla ayrıntı düşünmek düşünüşü durduruş mekanizmanızda bir aksaklık olduğuna işaret eder. Zihinsel faaliyetlerin sürekliliğine imkan sağlamak açısından, düşünce durağanlığı yeterli miktarda ayrıntı ve zihinsel enerjinin ekonomik kullanımını gerektirir.

Düşünüş sosyal bir çevrede gerçekleşir. Eğer izleyicilere bilgi akış hızı onların anlayabileceğinden çok daha fazla ise, bu iletişim yeteneğinizde yada düşünüşünüzün yapısında bir durağanlık yokluğunu, dengesizliği belirtir. Düşünüşünüzü oluşturan unsurların işlevleri ve düşünüşünüzün genel yapısı onun durağanlığını inşa eder.

Düşünüşün kalitesi de önemlidir. Eğer bir konu hakkında konuşuyor fakat bir sonuca ulaşamıyorsanız bu da düşünüşünüzde durağanlık yokluğuna işaret eder. Durağan ve dengeli bir düşünüş kendi sonuna ulaşmak için koşmalıdır. Bazı durumlarda, sanatta karalama(eskiz) yapmak ya da genel olarak beyin-fırtınası yönteminde durağanlık yokluğu tanım gereği zorunludur.

Düşünsel durağanlık yokluğunun özel bir hali geçmişte olanları çok fazla hatırlamaktır. Sağlıklı, tutarlı bir düşünüş geçmişi saplantı haline getirmez, tabii eğer tarih kitabı yazan bir tarihçi değil iseniz. Düşünüş durağanlığı, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında, zaman hissinde sağlıklı bir denge gerektirir.

Düşünüş durağanlığı hayat, aile, meslek, millet, inançlar, düşünceler, duygular, kısaca herşeyin önemine dengeli bir yaklaşım gerektirir. Bunlardan birini uzun süreler için saplantı haline getirmek kişinin düşünüş durağanlığına zarar verir. Öte yandan, saplantı (obsesyon) güçlükleri aşmamız için değerli bir araçtır. Mühendislik, sanat vb. bazı meslekler saplantının sık sık kullanılışını gerektirir. Bu mesleklerde, düşünüş durağanlığının faydalanmaktan zihinsel dengesizliğe kadar varan bir ölçüde yokluğu şaşırtıcı değildir.
Muhakeme dışında, algılayış, duygusal ya da hareketsel durağanlık için çok sayıda örnek verilebilir. Örneğin, bazan sürekli hareket etmek bir şeyler yapmak ihtiyacı duyabilirsiniz ya da insanlara çok çabuk yanıt verip tepki gösterebilirsiniz ve daha sonra yanlış bir şey söylemiş olduğunuzu fark edersiniz. Bu örnekler sağlıksal ciddiyet açısından geçici davranışsal bozukluklardan zihinsel durağanlık eksikliğine kadar uzanabilir.

Düşünüş durağanlığını sürekli bir durum olarak kaybetmek çeşitli zihinsel sorunların bir göstergesi olabilir. Öte yandan, düşünüşte aşırı güçlü bir durağanlık başka zihinsel problemlerin belirtisi olabilir. Yaşamın güçlükleri ile başedebilmek için sağlıklı bir canlılık (dinamizm) gerekli olabilir.
Yaşamımızdaki hiç durmayan değişim düşünüşümüzde belirli bir esneklik olmasını gerektiriyor.

Ne yazık ki, büyük sistem operatörleri, pilotlar, mühendisler, sanatçılar, müzisyenler vb. çeşitli mesleklerden profesyoneller için düşünüş durağanlığını kaybetmek günlük bir durumdur. Düşünüş durağanlığını kayıp etmeğe yaratıcılık, sürekli öğreniş, uzun süreli yüksek dikkat toplayış, baskı altında karar alış ortamları neden olabilir. Düşünüş durağanlığını kayıp edişe neden olan günümüz mesleklerinde bu durum aynı anda, aşırı derecede dengesizliğe neden olan, 2-3 yabancı dil konuşmak zorunluluğu nedeni ile ağırlaşmaktadır. Motivasyon, sosyal çevre, ailenin doğru kullanımı bu profesyoneller üzerinde günlük dengeleyici etkisi yapabilir.

Düşünüş durağanlığı düşünüş hızındaki bir artış nedeni ile bozulabilir. Elektronikteki Anahtar Kapasite Filtreleri (Switch Capacitor Filters) çalışmak için tasarlandıkları frekanslara göre örnekleme frekansları veya hızı arttırılınca kararlılıklarını(durağanlıklarını) kaybederler. Benzer şekilde, beynimiz daha hızlı çalıştığında daha farklı çalışma eğilimi gösterir. Konuları hızla değiştirmek, daha derin düşünmek bilinen ve gözlenen olgulardır.

Buraya kadarki görüşler, her düşünüş durağanlığı bozukluğunun düşünüş hızındaki artıştan kaynaklandığını ileri sürmek için yeterli değil. Düşünüş hızı artışlarının düşünüş durağanlığı azlığından kaynaklandığını da iddia edemem… Fakat genel olarak düşünüş durağanlığı ile ilgili problemlerin düşünüş hızı problemleri ile birlikte gözlenişi sık karşılaşılan bir durumdur.

Düşünce hızı problemleri aynı zamanda konuşma hızı ile ilişkilendirilebilir. Düşünce durağanlığına benzer şekilde, konuşma hızı problemleri doğrudan doğruya düşünüş hızı problemleri ile ilişkiledirilemezler. Fakat, bir çok durumda arada bir ilişki vardır. Üstelik hızlı konuşan ve hızlı düşünen kişiler konuyu sık sık değiştirirler ya da çok derinleştirirler, kısacası düşünüşleri durağan değildir.

Düşünüş durağanlığı en kolay, düşünüş hızından ve dolayısı ile konuşma hızından tespit edilebilir. Eğer meslekdaşınız durumdan bağımsız olarak, sürekli çok hızlı konuşuyorsa, her ne kadar kişi olarak daha becerikli ve etkin gibi gözükse de aslında bu iyi bir işaret olmayabilir.

Düşünüşünüzü yavaşlatmak için yavaş konuşmak ya da düşünmeğe çalışmak size yardımcı olmaz. Düşünüş hızı beyniniz (herhalde bilinçaltı) tarafından otomatik olarak ayarlanır, onu doğrudan kontrol etmeniz mümkün değildir. Eğer herşey tamamen kontrolünüzden çıktı ise düşünüşünüzü kontrol etmek için bazı dolaylı yollar var. Bu en kötü durumda, düşünüş hızını azaltmak ve öyle tutmak başka herşeyden daha önemli kabul edilebilir.

İnanıyorum ki, asıl sorun düşünüş hızının yüksekliği değil, onu mümkün kılan araç ve süreçleri kaybetmiş olmaktır. Bu araç ve süreçler yüksek düşünüş hızının kötü etkilerini azaltabilir ve uygun bir dinlenme sonrası yok edebilirler. Yüksek ve uzun süren konsantrasyon, düşük motivasyonda aşırı zorlanış vb. nedeni ile bu yeteneklerinizi kaybederseniz, onları yeniden elde edebilmek için, mümkün olan herhangi bir yöntemle zaman kazanmanız kaçınılmaz hale gelir. Düşünüş durağanlığını koruyuş kıymetli bir zihinsel değerdir.

Son bir not olarak, düşünüş durağanlığını düşünüş hızı cinsinden tanımlamak isterim. İnanıyorum ki, düşünüş durağanlığı düşünüş hızını otomatik olarak ayarlayabiliş yeteneğidir.
Düşünüş durağanlığı, sağlıklı bir düşünüş hızını ayakta tutmaktır. Bu düşünce hızı geçici durumlarda değişebilir fakat sonradan sürdürülebilir derecede düşük bir ortalama değere denk düşen, bir sabit seviyeye geri döner.

Wednesday, September 17, 2008

YİTMEK, BENLİĞİN SINIRLARINDA

Denizin üstünde bir yerde uzakta yitmek
Ufukta bir geminin bacasındaki dumanda

Kalabalık bir tren garında, uzaklaşan trende
Geridekilere el sallayarak yitmek uğultular içinde
Ufukta batan güneşte, dalgaların uğultusunda
Bir yaz akşamı uzaklarda yitmek

İstanbul Kapalı çarşıda, kalabalıkta yitmek
Sürüklenmek ordan oraya, cazibesiyle
Tezgahtan tezgaha, hiç aklınızda olmayanı
Almak bilerek, almak yiterek

Bir kalabalığın içinde coşkun
Gururlu bir futbol maçında ya da
Beyoğlunda akan kalabalıkta
Bir damla olup yitmek akıntıda

Sinema seyrederken kahraman olup
Onunla beraber kazanmak, başarmak
Mutlu mutsuz olmak rol oynayan
Bir artist ile değişmek benliğimizi

Bir Mevlana deyişinde,
Mavi camide bakışlarınızı yıkayan
Kendinizden geçişinde, çinilerin…
Bir Dervişin huşu içinde dönüşlerinde…

Kendinden geçercesine çalışırken
Bir mühendis tüm dikkati ile
Gece yarılarında hizmet etmenin
Gururunda yiterken benliği…

Bir Hava Trafik Kontrolörü
Büyük bir tapınaktaki rahipler gibi
Kendinden yoksun benliğinden
Bakarken radardaki harekete

İnanırken en güzeli inanırken
Kaybeden insan kendini
Benliğini kaybeden insan inancında
Tutunacak hiçbir şey kalmadığında gökyüzünde

Tek bir ten kadar darabilen benliğimiz
Bir millet kadardan öte
Bir insan kadar büyüyebilen
Dayanabilen genişliğince güçlüklere

Bilinci yitirmemek, farkındayken herşeyin
Yitmek, benliğin sınırlarında
Yitmek, zamanın içinde yok olmak…
Zamanın hakkını vermek

Saturday, September 06, 2008

HAVA TRAFİK KONTROLÜNDE HOMEOSTASIS

Homeostasis (Yunanca’dan: ὅμος, homos, "eşit"; ve ιστημι, histemi, "ayakta durmak" lit. "eşit durmak"; Walter Bradford Cannon tarafından telaffuz edilmiş,açık ya da kapalı bir sistemin özelliği,özellikle yaşayan bir organizma,kendi iç ortamını kontrol eden ve böylece istikrarlı sabit bir hali sürdürebilen. Çok sayıda dinamik denge ayarıve kontrol mekanizması homeostasisi mümkün kılar. Kavram fizyolojinin babası olarak kabul edilen Claude Bernard,tarafından bulunmuştur, 1865’te yayınlanmıştır. (Merriam-Webster sözlüğünden)

Hava Trafik Kontrol sistemleri ayrık olay dinamik büyük sistemlerdir (discreet event dynamic large systems). Üç alt sistemden oluşurlar: trafik verisinin görselleştirilişi – radar veri işlenişi (radar data processing), trafik yükünün planlanışı ve kısımlara ayırılışı – uçuş verisi işlenişi (flight data processing), ve ilgili bütün iletişim – ATN . Bu üç alt sisteme gerekli altyapı – sistemler (SYSTEMS)’da vardır. Hava Trafik Kontrolü sistemi insan ve makine unsurlarının bir bileşkesidir. Farklı türlerden çok sayıda operatör vardır.

Hava Trafik Kontrol sistemlerinde teknik ve operasyonel gruplar arasındaki homeostasise işaret etmek isterim. Operasyonel grup hava trafik kontrolörlerini ve onların yönetim hiyerarşilerindeki çeşitli kişileri içine alır. Bu insanların büyük kısmı hava trafik kontrolü geçmişinden gelir. Teknik grup bir çeşit mühendis ve hava trafik kontrolörü karışımıdır… Mühendislerin bir kısmı teknik geçmişli bir kısmı da matematik, fen üniversite eğitimi ve mühendislik fakültelerindendir. Teknik gruptaki Hava Trafik Kontrolörleri operasyonel grupla arayüz olarak hizmet verirler. Şartname yazılışı, kalite kontrol, konfigurasyon yönetimi ve test konularında çalışırlar.

Bir Hava Trafik Kontrol Merkezi tarafından yaratılan emniyet yapılan operasyonel ve teknik işlerin bir sonucudur. Teknik taraf hata yaptığında operasyonel önlemler kullanılır. Örn. ayırım (seperation) arttırılır. Aynı zamanda, teknik kolaylıklar eski ve kullanım tarihi geçmiş olduğunda kontrolör yükü
artar. Örn. eğer radar görüntüleri iyi değil ise, kontrolörler bu güçlükle bir şekilde baş etmek zorundadırlar.

Hava trafik kontrolünde teknik ve operasyonel kesimler arasındaki homeostasis teknik kısım geri kaldığında operasyonel kesimin rolünün ağırlık kazanışı ya da tersi şeklinde çalışır Her şeyin harika olduğu zamanlarda operasyonel kısım biraz rahatlayabilir.

Bu notu niye yazıyorum? Bu noktaya kadar büyük bir olay yoktu. İlginç olan olay şunu gözlemlediğimizde ortaya çıkar: Homeostasisi oluşturan taraflardan biri ilişkiye baskınlıkla hakim olursa ne olur? Örn. operasyonel kesim teknik kararları çeşitli amaçlarla etki altına alırsa… Bu kararlar gerçekçi olmayan deadline- zaman sınırı hedeflerinden hangi teknik sistemlerin alınacağını belirlemeğe kadar değişebilir…

Homeostatik dengenin dinamik tabiatı ani ya da gerekli olmayan denge değişikliklerini belirleyebilir.
Aslında, sistemin esnekliği öyle tasarlanmıştır ki radar görüntülerinin kaybı durumunda dahi hava trafik kontrolü stripleri kullanarak devam eder. Teknik gerçeklikle teması kaybetmek daha çok uzun vadede bir risktir. İnanıyorum ki, bir yandan hava trafik kontrolünün günlük görevlerini yerine getirmek öte yandan teknik olarak güncel bir sistemin bakımını yapmak ve geliştirmek çok zordur.

Hava Trafik Kontrolünde teknik ve operasyonel gruplardan birinin diğerini baskınlık altına alışından kaynaklanabilecek elle tutulabilir bir risk var.

Ali R+

Not: Bu sorunun öneminin farkına varmama neden olan Türk ve Karlsruhe kontrol merkezlerinde buna ilişkin edindiğim izlenimlerin arasındaki kontrast. Ehrenberger(ECO)’ya tekrar teşekkürler.

Tuesday, August 26, 2008

SARTRE’IN 'BİR DUYGULAR TEORİSİ İÇİN KARALAMA’SININ HAVACILIK İÇİN ÖNEMİ

Sartre’ın ‘Bir Duygular Teorisi için Karalaması’ hava trafik kontrolörü ve pilot eğitiminde elle tutulur bir değer olabilirdi. Karar vermede duyguların yerini öğreten öğretmenler için somut bir başvuru kaynağı olabilirdi.

Büyük Sistem mühendisleri ağır yük altında çalışırken veya uzun süreler için yüksek konsantrasyon kullanırken kendilerini daha iyi kontrol etmek amacıyla ondan kesinlikle yararlanabilirlerdi.

Philip Mairet’in Routledge Classics’ten çıkan İngilizce tercümesi “Duygusallaşan bir bilinçlilik uykuya düşen bir bilinçlilik gibidir.” s.51 der. Gerçekten Sartre duygulara “kendi kendini denetleyemeyen ama bilinçsiz de olmayan davranışta” olduğu gibi bilinçliliğin özel bir çeşididir der.

Philip Mairet's translation from Routledge Classics says"A conciousness becoming emotional is rather like a consciousness dropping asleep" p. 51. In fact Sartre refers to emotions as a special type of consciousness as in an "unreflective conduct" which is not unconscious as in the act of writing.

Duyguların kaynağını “daha alt bir varoluş(veya daha üst bir varoluş, etc.) gibi tanımlar. Tek kelime ile, duygu sırasında bilinçlilik tarafından yönlendirilen vücuttur, dünyanın özelliklerinin değişmesi için dünya ile ilişkisini değiştiren. Eğer duygu rol yapmak ise, oyun ona inandığımız bir oyundur. S.41.

He explains the origin of emotions as a " lesser existence or a lesser presence(or a greater existence, etc.). In a word, during emotion, it is the body which, directed by the consciousness,changes its relationship with the world so that the world should change its qualities. If emotion is play acting, the play is one that we believe in p. 41.

Sartre’ın ileri sürdüğü gibi, karşılaştığımız gerçeklerle alışılmış yeteneklerimizi kullanarak baş edemediğimizde kendimizi daha alt, hayali bir dünyaya indirgeriz. Bu noktada, bilinçliliğimiz “bir kapana kısılır.” Kaçmak için hayali bir dünya yaratmış ve şimdi rüyalarda olduğu gibi ona inanmaya başlamıştır. P.52.

Sartre’ın Routledge basımının 52. sayfasındaki açıklaması ‘aşırı güven’ tarafından yol açılan vertigo ve yanlış gerçeklik duygusu durumları vb’ye ışık tutabilir.

Sartre’ın ‘Bir Duygular Teorisi için Karalaması’ hazmedilişi zor fakat Crew Resource Management ve havacılıktaki diğer bazı durumları daha iyi anlamak için kullanılabilecek değerli bir hazinedir. Öğretmenler tarafından incelenmesi ve sonuçların pilotlar, ATCO’lar ve mühendislere öğretilmesi gerekir. Havacılık dünyası daha iyi bir yer olabilirdi eğer bu yapılmış olsaydı.


Ali R+ SARAL
Kış Eğitim Merkezi Komutanlığı
Bursa, Uludağ Orduevi





Tuesday, August 19, 2008

THINKING STABILITY

(draft)

Thinking stability is a phenomenon that can be observed in brain’s cognitive processes. Stability is an issue in not only cognitive but also emotional processes. It is also possible to witness the word stability in relation with mental stability. On the other hand, stability is a recent issue in neural network models, which are supposedly the basis of brain’s working. Philosophically, Sartre has pondered about a ‘psychic balance’ which has homeostatic limits.

Imagine a friend who has just returned from a long distance vacation and joined your company of three at a caffee… She not only tells everthing she has seen but also changes the subject frequently and tells many unrelated things about her voyage. This is a socially common situation. If a firm context has not been established, the content of the talk can not have stability around a single subject.

You can observe the use of fluently changing subjects by some teachers. The teacher changes the subject so that, his pupil get the opportunity to look at the original subject matter from very different possibly almost unrelated viewpoints… At the end, the teacher succeeds not to tell the fact but make his students understand the truth themselves.

Teaching is a strongly destabilizing process. Learning process requires instability by definition. We should open ourselves to new ideas and accept to discuss the strength of our old ideas. This causes instability both cognitively and possibly emotionally in the case of young people.

Whether done for voluntary or involuntary reasons, changing of subject with a not well formed context, or continuous changing of content are strong signs of the loss of thinking stability.

Thinking depth is the depth in terms of abstraction levels from the subject matter. For example, if you talk about a specific person and then make comments on the nature of women on general and continue on to the character of the human-beings, you have increased the thinking depth three levels of abstraction. Increasing the thinking depth unnecessarily or doing so in every little subject you talk about indicates there is instability in your thinking.

An other case is, the speaker does not increase the depth but gives many examples and continues to give details making the listeners bored. Thinking more than necessary details continuously etc. indicates that there is a problem in your stopping process of your thinking. Thinking stability requires enough details and economic use of mental energy so that there is space for continued mental activity.

Thinking happens in a social environment. If the speed of your information flow to the listeners is much higher than they can understand, this indicates an instability in your communication ability or the structure of your thinking. The functionality of the elements of your thinking and its general structure establish its stability.
The quality of thinking is also important. If you are speaking about a subject but can not reach a conclusion this may also indicate an instability in your thinking. A stable thinking should run into its end. In some cases, such as scetching in art or in brain-storming instability is required by definition.

A special case of thinking instability is remembering things from the past too many. A healthy, stable way of thinking does not get obsessed with the past, of course unless you are a historian writing a history book. Thinking stability requires a healthy balance in the sense of time; past, now and future.

Thinking stability requires a balanced approach to the importance of things in life, family, profession, nation, beliefs, ideas, feelings, everything. Getting obsessed with one of these for long durations hurts the thinking stability of that person. On the other hand, obsession is a precious mental tool that helps us to overcome difficulties. Some professions such as engineering, art etc. requires frequent use of obsessions. It is no wonder, a rate of thinking instability of varying degrees from utilization to mental instability is not uncommon in these professions.

Other than cognition, many examples for perceptional, emotional and motor stability, can be given. For example, sometimes you may need to move and do something continuously or you may answer and react to people extremely quickly and later on find you have said something wrong etc.
These examples may be stretched from temporary behavioral abnomolies to mental stability problems in terms of health seriousness.

Loss of thinking stability as a continuous situation may be an indication of various mental problems. On the other hand, a constant strong stability in thinking may also be indicative of other mental problems. A healthy level of dinamism may be necessary to cope with the difficulties of life. The relentless change in our lives requires a certain level of elasticity in our thinking.

Unfortunately, the loss of thinking stability is a daily situation for many professionals from various professions, such as large systems operators, pilots, engineers, artists, musicians, etc. Thinking instability may be caused by creativity, continuous learning, long duration high concentration, decision making under stress working environments. The thinking instability caused by today’s professions is also amplified by the obligation to learn and use 2-3 foreign languages at the same time, which is extremely destabilizing. Correct use of motivation, social environment, family may play the role of stabilizers on a daily basis for these professionals.

Thinking stability may be caused by increase in the thinking speed. SwitchCapacitor filters in electronics loss their stability when the sampling frequency or speed increases relative to the frequency they are desingned for. Similarly, our brain tends to function differently when it works faster. Changing subjects, thinking deeper are known phenomenons.

This is not enough to claim that every thinking instability is caused by some increase in the thinking speed. Neither can I claim that thinking speed increase is caused by the thinking instability… But it is common that problems in thinking stability are generally accompanied by thinking speed problems.

Thinking speed problems can also be related with the SPeaking speed. Similar to thinking stability, speaking speech problems can not be directly attributed to thinking speed problems. But in many cases, they look correlated. Moreover people speaking fast and thinking fast tend to change the subject too much or get too deep, namely they think instablely.

Thinking instability can most easily be detected from the thinking speed and actually the speaking speed. If your colleague is talking too fast continuously, regardless of the situation that may not be a good sign, although it looks like he is getting more clever or more effectively professional.

Trying to speak or think slowly to slow down your thinking may not help either. Thinking speed is adjusted automatically by your brain (probably subconscious), it is impossible to control it directly. There are some indirect methods to control it if things have not got out of control totally. In that worst case, keeping the thinking speed low may become more important than anything else.

I believe, the highness of thinking speed may not pose an issue as much as having all the tools and processes that enable it. These tools and processes remedy high thinking speed’s bad effects automatically, afterwards with adequate relaxation. If you lose these skills because of excessive high concentration, it may become inevitable to gain somewhat time by any possible means to recover them again. Preserving thinking stability is a precious mental asset.

As a last note, I would like to define thinking stability in terms of thinking speed. I believe thinking stability is the ability to automatically adjust the thinking speed. Thinking stability is maintaining a healthy thinking speed which may change according to temporal situations that returns back to pivotal normal level afterwards keeping an affordably low average value overall.

Friday, August 01, 2008

DOĞRU HİSSETMEK?

‘Doğru hissetmek’ ya da ‘Doğru duyguyu doğru yoğunlukta hissetmek’ nedir? Bunun nesnel bir yargısı yapılabilir mi? Herşeyden sonra günün sonunda bunun faydası ne olur? Bu hayatlarımızın kalitesini yükseltmek için bize yardımcı olur mu? Doğru ya da yanlış hissettiğini bilmek ya da ‘farkında olmak’ pilotlar, Hava Trafik Kontrolörleri, nükleer reaktör ve enerji santralı operatörleri ya da büyük sistem mühendisleri gibi özel kişilere, işlerinin getirdiği güçlüklerle baş etmek için yardımcı olabilir mi?

Eğer bir filmi seyreden insanların büyük kısmı üzüntü duygusunu duyuyorlarsa ve, siz de üzüntü duyuyorsanız, bu durum doğru duyguyu ya da sosyal olarak kabul edilebilir duyguyu duyduğunuz anlamına gelir. Yine de bu durum işin çok basite indirgenmiş hali. Eğer bir ülkede yabancı iseniz ve filmdeki esprileri anlayamazsanız başkaları gülerken siz gülememiş olursunuz… Kesinlik ya da tekrar edilebilirlik açısından bir başka örnek; En gözde filminizi seyrettiğinizde hep aynı duyguları duymalısınız… Bu da işi aşırı bir basitleştiriş şekli, çünkü zaman ve onunla biriken tecrübe ve bilginin (ve bazan bıkmanın) etkilerini dikkate almamakta…

Doğru duyguyu duymak yalnız kesinliğe(her tekrarda aynı şeyi duymak) bağlı değil aynı zamanda olması gerekeni, doğruyu duymaktır. Biliyorum, tehlikeli şekilde öznelleşiyor olabilirim. Neyin uygun ya da olması gereken olduğu zamana, topluma, bireye, aileye, kültüre, eğitime vb. değişebilir… Fakat yine de, uygunluğun bir sınırı vardır… Benlik duygusu neyin uygun neyin uygunsuz olduğunu belirleyen kaba sınırı çizer.

‘Bunu hisseden ben miyim?’ sormak gereken altın sorudur. Yine de, benlik sabit, gelişmeyen, anlık olmayan bir varlık değil. Dolayısıyla, kabul ediyorum, başlangıçta sorduğum sorunun nesnel bir cevabı yok, herhangi bir cevabı olduğundan da derince şüpheliyim.

Öyle ise, lütfen, sorumu değiştirmeğe izin verin… Niye doğru ya da yanlış hissetiğimize karar veremiyoruz? Maalesef(benim için), bu sorunun cevabı çoktan verilmiş.

Sartre ‘duygusal bilincin öncelikle kendini kendine yansıtamayan’ olduğunu belirtmiştir. ‘Duygusal bilinç öncelikle dünyanın bilinci – farkındalığıdır’ demişti o. Dolayısıyla, bir şeyden korktuğunuz zaman onun sihirli etkisi altına girer, giderek daha çok onun üzerinde dikkatinizi toplar ve kendinizi ya da içinde bulunduğunuz durumu unutursunuz. (Philip MAIRET – Routledge Classics tarafından İngilizce’ye tercümeli) ‘Bir Duygular Teorisi üzerine Karalama’ adlı kitabında Sartre aslında bu tür bir otomatik süreç içinde ‘benliğin hiç yer almadığını’ ileri sürer.

Duygumuzun doğru ya da yanlış olduğunu hissetmememizin nedeni hissetmek yeteneğimizin kendi kendini görüş yeteneği olmamasıdır. Sartre ona otomatik süreç adını vermemeği seçiyor. ‘kendi kendini görmek yeteneği olmaması davranışın bilinçsiz olduğu anlamına gelmez’ diyor Sartre. Duygunun kendi kendini görmemek özelliği, bir duygunuzun farkına vardığınız durumda gözlenebilir. Örneğin, kızgın olduğunuzun farkına vardığınızda, bu duygunuz kaybolur.

Eğer hissettiğimizin doğru olduğunu belirlememiz mümkün değilse nasıl oluyor da o kadar çok insan aynı ve çoğunlukla ‘doğru’ duyguyu hissediyor? Herşeyden önce duygularımızı nasıl öğrendiğimizle ilişkili olabilir bu. İlk öğrendiğimiz duygu ‘güven’dir. Biz insanoğulları ‘güven’ duygusunu hayatlarımızın başlangıcında analarımız tarafından düzenli olarak beslenince öğreniriz.
Her şeyin tek bir insan duygusu, ‘güven’ üzerine kurulu olduğu Büyük Sistemlerde, Hava Trafik Kontrolü merkezlerinde düzenli ve kaliteli yemeğin kritik derecede önemli olması tesadüf olmamalı herhalde ;-) …

İkinci olarak, duygularımız yaşam tarafından, içinde yaşadığımız toplum veya çalıştığımız ekip tarafından sürekli olarak şartlanıyorlar. İçinde yaşadığımız kültür duygularımızın harekete geçişini tetikleyen sınırları belirler. Bir keresinde Singapurlu nişanlım ‘Türkiye’de herşey coşkulu! Süt şişeleri üzerindeki inek resimleri bile heyecanlı!’ demişti…. Bir milletin karakteri kültürü tarafından belirlenir.
Müzik, bütün kültürlerde, belirli bir ruh yada ortam halinde ne beklenmesi gerektiğini insanlara koşullar ve onlara öğretir.

Sartre “Tek kelime ile, herhangi bir nesneyi korkunç olarak yaşamak, onu kendini çoktan korkunç olarak dışa vuran bir dünyanın arka planı üzerinde görmektir” der. Sartre kendi kitabında ruh haleti-ortam hali deyimini kullanmaz fakat inanıyorumki karalamasının sonunda ‘bir dünyaya ait arka plan’ olarak adlandırdığı şey ruh-haleti ya da ortam halidir.

Eğer belirli duyguları belirli koşullarda ya da ruh hallerinde duymak için şartlandırılıyorsak,
yeni sorunun “ Kendimizi daha iyi bir kendimiz olarak yetiştirebilişimiz mümkün olur muydu?” olması gerekirdi. Ve diğer sorular şunlar olmalı: “ATCO’lar, pilotlar ve diğer büyük sistem operatörlerini işlerini yaparken kendilerini daha iyi hissedişleri, acil durumlara daha çabuk ve daha başarılı müdahele edişleri, böylece mesleklerinde daha başarılı olmaları için onları daha iyi eğitmek mümkün olur muydu acaba?” İnanıyorum ki, Sartre’ın ‘Bir Duygular Teorisi için Karalama’sı, özellikle eğitmen,öğretmenler ve enstitüler, kısacası havacılık camiası tarafından incelenmesi gereken değerli bir mirastır.

Sartre’ın eseri kendimizi daha iyi anlayışımıza yardım ediyor, sonuç olarak kendimizi bilişimize.


Friday, July 25, 2008

THINKING SPEED

University entrance exams in Turkey or TOEFLE, GRE exams measure mathematics, social, science,
Foreign language knowledge and specific skills. It is not enough to know by itself, the person who answers more and correct win, so the person who thinks fast wins.

Every person has moments, hours, days even months that he or she thinks faster than normal.
In the months of spring and autumn, specially in September and October, as if God motivates us for the approaching difficulties of the winter, drives us to think faster on the average.

The fast thinking person evaluates events deeper with his/her increased brain energy, real or not, true or false he relates things more and remembers more things ‘related’ to the subject.

If the thinking speed continues to get even faster, digressions to subjects more distantly related to the topic may increase. If the effects of thinking speed increase remains as much as excessive sensitivity, loss of concentration while driving, its affects remain limited by effecting the content of thinking process and the personal success.

Pronin and Wagner wrote about their experiments that showed thinking speed effects mood in their article “Manic Thinking – Independent Effects of Thought Speed and Thought Content on Mood” of 2006. High thinking speed creates and elevated feeling, happiness etc., and in some cases a subjective selfconfidence and grandeur.

Similarly, Winkielman et all. states that high fluency in information processing, for ex. listening to a fluent and easily understandable message, causes the message to be percieved more positive than it really is. ‘Generally speaking, high fluency indicates things are positive, and low fluency negative.’
This ability, given by the creator to us, is named as ‘marking the data hedonically’ or ‘hedonic marking’.

Perceptional fluency, as in the fluency of advertisements, triggers the feeling of positive appraisal. Fluency signal is formed at the very beginning of the input signal. Fluency signal constitutes the best reference when there is little information that can be drawn from the input signal. People sometimes prefer the new, complex and surprising arousal signals to simple and known signals because of this.
Thinking speed is an important element in the management of peoples preferences.

Intentionally or not, each person utilizes his/her thinking speed for own purposes by his/her own. Being able to do extraordinary things in emergency situations can be attributed to the skills God has given as much as the individual abilities he/she possess. Human mind and body works with a higher speed in emergency situations.

Even in normal situations, we increase our thinking speed to overcome the difficulties we are faced.
Concentration is to handle everything ve percieve and think from a certain reference point. Focusing is to limit our whole thinking capacity to a singel subject and cognitively process things only within that region. In each of these cases, we leave some part of our brain’s neural network out of functioning and pump blood to only regions that are related.

Another way that we regulate our thinking speed is ‘to feel an emotion.’ Emotions affect the signal propagation and its conditions in the brain via the hormones that trigger them and the hormones the emotions, themselves trigger in response. This situation affects and changes the threshholds that determine the decisions. For example, a driver under the effect of the early days of spring, takes more risk than he does under normal conditions, or political activists participate in higher risk actions. Just imagine that all the threshholds of a society changes approximately at the same time of the year. This also functions as a unique window of opportunity for change and novelties in the human society which is inherently conservative and conformist.

I believe, thinking speed should be proportionate with the thinking energy. In his “Sketch for a Theory of the Emotions”, Sarte says, ‘if one can not handle a situation with his cognitive abilities he then transforms his “psychic energy”, he becomes afraid.’ The increase of thinking speed, should be one of the ways to decrease the psychic energy, I believe… The increase of thinking speed, causes the appearence of our abilities such as imagination, planning, obsession, that help us to manage the difficulties that we are faced with.

Our ability to be successfull is not solely determined by our cogitive abilities. An affective maturity which nourishes, manages and sustains its cognitive abilities is also required. This is necessary for the success of a team as well as a single person, from the point of Crew Resource Management.

In an airplane accident at USA, the dispatcher send the airplane into a region with bad weather forecast, to land in a certain opportunity window. The plane hits the ground. The investigation shows that the copilot effects the pilot decision positively in every and each decision he has made, like ‘No problem we will make it or it’s OK we will land!’ In fact, the pilot and the copilot should have acted as parts of an unity. While the captain was open to the effects of the surroundings and the aircraft, the copilot should be adjusting his affective situation and regulate his decision threshholds. The problem in this situation was the copilot did the adjustment not so well.

In our country too and unfortunately there have been quiet a few accidents in which pilots became martyrs landing in bad visual conditions etc… To reduce these cases, maybe, we should look at Barbara E. HOLDER’s Phd Thesis once more:

“A dominance interaction occurs when one pilot does everything—processes instrument representations, speaks, acts, decides, without assistance or concurrence from his partner. The other pilot tends to remain a passive partner even if he was not passive before. This pattern is often characterized by a unidirectional flow of representations centering on one pilot. Pilots construct an understanding of the situation independent of
each other and the understanding of the dominant pilot may sway the understanding of the other pilot. Communication between pilots tends to be one-sided flowing from the dominating pilot to the other pilot with little or no opportunity for negotiation and discussion.“

I am afraid, our people’s dominant character which has made our country run from victory to victory
is being evaluated as a single ‘pilot’s mistake’ in the current airplane accidents or at least is being pronounciated as such...

Holder has prepared her thesis by attending sea helicopter trainings and has recorded the trainings of other people in helicopter simulators. She has interesting comments on the effect of pilot copilot rank relations…. After everything is explained about the Isparta accident and when precautions are being discussed this rank issue could be pondered upon. It is possible to find Holder’s thesis on the internet.

I have studied the God given ability of thinking speed and its application from the individual, social,
economical and aviation applications in this article. I have pointed at the relation between thinking speed, psychic energy and emotions. I would like to ponder on the transformation of psychich energy
to thinking speed as in imagination, planning and affections in my next articles. The conversion of imagination to dreams, day dreams and sleep etc… The role of the sense of time in this etc…

Friday, July 18, 2008

DİKKATIN DOĞASI ÜZERİNE

İTÜ’den Hocam Sn. Cevdet ACAR’a.

Bu yazım insan dikkat yeteneğinin(concentration) doğası üzerine bir dizi makalemin ilki. Gerçekten, dikkat toplamak -yoğunlaşmak (concentration) yalnız insanoğluna özgü bir özellik değil.

Yoğunlaşmak maddenin bir özelliği. Yoğunlaşmak ‘bir noktada bir araya gelmek durumu’ olarak tanımlanır. Concentric ‘ortak bir merkezi nokta sahibi olmak’ anlamına gelir.

İnsanın yoğunlaşmak-dikkat toplamak yeteneğine gelince anlam biraz değişir. Merriam-Webster ‘ilginin bir tek nesneye yönelişi’ olarak tanımlar onu. Günlük dilde odaklanmak olarak yanlış bir şekilde kullanılır.

İnsan zihninin yeteneklerini kontrol etmek ve göstermek için kolay bir yol görsel olarak düşünmektir. Gözlerimizle bakmak açısından, dikkat toplamak – yoğunlaşmak bir tek nesneye bakmak ve diğer her şeyi bu referans noktasına göre görmektir. Odaklanmak ise bir tek şeye bakmak ve başka şeyleri hiç görmemektir.

Odaklanmak ilgiyi bir tek nesneye sınırlamak(örn. Bir şeyin ilgi alanı içine alınması) anlamına gelir. Yoğunlaşmak – dikkat toplamak ilginin karakterini değiştirmek ve böylece ilgi alanı içindeki nesnenin diğerlerinden bir bakıma hariç tutmaktır.

Yoğunlaşmağı kaybetmek fakat aynı zamanda odağı korumak mümkündür. İlginizi rahatlatabilirsiniz ama, baktığınız alanın büyüklüğünü azaltabilirsiniz, örn bütün bir insan ya da bir insan yüzü. Bu rahat dikkat(relaxed attention) uygularken önemlidir.

Ayrıca yoğunluğu – dikkatinizi arttırabilir ama odağınızı kaybedebilirsiniz, eğer isterseniz, bu bir parça daha karışıktır ama. Belirli hiç bir şeye bakmaz, fakat Istanbul Boğazında geniş manzarayı seyredebilirsiniz.

Yoğunlaşmak – dikkat toplamak ve odaklanmak yetenekleri tamamen görsel değildir. Bunlar bütün algılayış, muhakeme ve motor yeteneklerinde gözlenebilirler. Benliğin vücut buluşu, varoluş duyusu zaman duyusu ile yakından ilgilidir. Varoluşumuzu, içinde bulunduğumuz andaki, yani ‘sözde şimdi - specious present’taki’ ya da şu andaki varlığımızı hissederiz.

Sözde şimdi’nin uzunluğu içinde bulunduğumuz duruma göre değişir. Aynı zamanda, şimdiye ilişkin duyumuza veya kendimizi ve varlığımızı hissedişimize ait duyunun tazeleniş sıklığı değişkendir.

Bir şey yaparken varlığımızı her an doğrudan doğruya duymayız. Gerçekte, yaptığımız iş üzerinde yoğunlaşmak – dikkat toplamak benliğimizi hissetmek sıklığımızı azaltır. Bu aynı zamanda zaman duyusunu azaltır. Bu sıklık aynı zamanda algılayış sıklığına denk düşer. Algılayış sıklığı artarsa algılayış duyarlığı da artar.

Sözde şimdi kavramının bu noktada başı belaya girer. Sözde şimdi toplam süresi yoğunlaşış – dikkat toplayış tarafından belirlenen, etkilenen bir algılayış süresidir.

İlgi odağın bir soyutlayışıdır. İlgi bir anda ilgilendiğimiz şeylerin sınırlarını belirler. Eğer birden çok şeyle ilgileniyorsak an uzar, yani sözde şimdi artar.

Bu niye yüksek yoğunlaşış – dikkat ile bazen zamanın çabuk geçtiğini ve bazan olduğundan uzun geçtiğini açıklar. Eğer yüksek yoğunlaşış ile tek bir iş yaparsak sözde şimdi kısalır, dolayısıyla zamanı hissetmeyiz veya olduğundan kısa hissederiz. Buna karşın, eğer yüksek yoğunlaşış ile karışık bir iş yaparsak zaman çok yavaş geçer ve zamanı olduğundan uzun hissederiz.

Sözde şimdi varoluşumuzu, benliğimizi hissettiğimiz anlardır. Sözde şimdi beynin bilinçle mantıksal yorum yaptığı zamanlardır. İnsan beyninin sağlıklı çalışması bilinçli ve bilinçsiz faaliyetleri arasında ortalama dengeye dayanır.

Örneğin, yabancı bir dili kolaylıkla anlayabilmek için, aşırı yoğunlaşmayıp bir parça rahatlayınız, öyleki sözde şimdi sürelerinde duyduğunuz şeyler onlar arasındaki bilinçaltı sürelerinde işlenebilsin.

Karışık işlerde yüksek yoğunlukla uzun süreli çalışmak sözde şimdi sürelerimizi en yüksek sıklıkla en uzun sürede tutmamıza imkan tanıyan yetenekler geliştirmemize neden olur. Eğer kişi bu yeteneklerini idare etmek için iyi donanımlı ve eğitimli değilse, uzun süreli yüksek yoğunluklu işler insan bilinçaltını baskı altına alıp ona zarar verebilir veya algılayışı halusinasyonlar görülebilecek bir duyuş ve işitiş noktasına kadar arttırabilir. Bilinçaltının bastırılışı kaçınılmaz olarak bütün psikolojiye zarar verir ve insan beyninin bir dizi psikoz ile tepki verişine neden olabilir.

Bu rezaletten uzak durmak için, çalışırken en basitinden 20 20 20 kuralını uygulayabilirsiniz. “Her 20 dakikada bir, ne yaparsanız yapın duraklayın ve 20 feet uzaktaki bir nesneye 20 saniye bakıp gözlerinizi açıp kapayın.”

Son tahlilde, bu tür işler var olan bir çok işlerden seçmiş olduğunuz bir kaçıdır, yüksek bir dağa tırmanmağı seçebilirsiniz ya da, bir hava trafik kontrolü merkezinde mühendis ya da kontrolör olarak çalışmağı seçebilirsiniz, ya da bir cerrah olarak hizmet etmeği seçebilirsiniz. Tamamen size bağlı…

Tuesday, July 15, 2008

TO FEEL RIGHT?

What does it mean ‘to feel right’ or ‘to feel the right emotion’? Can we have an objective judgment on this? What good will it do after all? Will it help us to increase the quality of our lives? Will it help special people as air traffic controllers, nuclear plant or transportation systems operators, large systems engineers in coping with the difficulties of their jobs?

If most of the people watching a movie feel the emotion of sorrow, and you also feel sorrow, that means you feel the right emotion or at least the socially acceptable emotion. This is a great simplification, though. If you are a foreigner, you may not understand the jokes in a movie and you may not laugh when others do… An other example, from the point of precision or repeatability could be; You should feel approximately the same emotions everytime you watch your favorite movie… This is also a great simplification because it does not take into account the time and the accumulation of experience and knowledge(and sometimes boredom).

To feel the right feeling depends not only on the precision but also on the accuracy. What you feel should be ‘appropriate’ to your personality and to the situation that you are in. I may be getting dangerously subjective, I know. What is appropriate may change according to time, society, individual, family, culture, education etc… But still, there is a limit to appropriateness…
The sense of self sets a rough border to what is appropriate and what is not.

‘Is this me who feels this?’ is the golden question to ask. But even then, self is not a constant, undeveloping, non-spontaneous entity. So, I admit, my starting question does not have an objective answer, I deeply doubt it has any either.

Please, let me change my question then… Why can’t we decide we feel right or wrong? Unfortunately for me, the answer of this question has been given well ahead.

Sartre has stated that ‘emotional conciousness is non-reflective at first’. He says ‘The emotional consciousness is primarily the consciousness of the world’. So, when you feel afraid of something you get under its magic effect which causes you to concentrate on it more and more rather than percieving your own self and situation. In his ‘Sketch for a Theory of the Emotions’ (Translated by Philip Mairet – Routledge Classics) Sartre states in fact ‘ The self does not appear at all in ‘ this type of automatic process.

The reason we do not feel whether our feeling is right or wrong is, feeling is not a reflective process. Sartre chooses not to call it an automatic process. He says ‘unreflective conduct is not unconscious conduct’. The unreflective character of feeling can be observed in the situation where you become aware of your feelings. For example, when you become aware that you are very angry, your feeling disappears.

If it is impossible to decide whether our feeling is right or appropriate how come so many people happen to feel the same and mostly the ‘right’ feeling? It may be related to the way we learn our feelings first of all. The first feeling we learn is ‘trust’. We human beings develop the feeling of trust by getting ‘feeded’ regularly by our mamas in the beginning of our lives. It’s no surprise getting regular good food is critically important at large systems, ATC centers etc., where everthing is designed on a single human feeling, namely ‘trust’.

Secondly, our emotions are continuously conditioned by life, by the society we live in or the team we work in etc... The culture that we live in sets the noetic thresholds for our emotions. My Singaporean fiancee once had mentioned ‘Everything in Turkey is hyper! Even the cows in the picture on the milk bottles look hyper!’... The character of a people is set by its culture. Music, in all cultures, teaches and conditions people to what should be expected within a given mood.

Sartre states “In a word, to experience any object as horrible, is to see it against the background of a world which reveals itself as already horrible.” Sartre does not mention mood in his book but I believe what he calls at the very end of his sketch as ‘background of a world’ can also be related to ‘mood’.

If we are conditioned to feel certain emotions under certain conditions or moods, the new question should be “Would it be possible to bring ourselves up to become a better self or a better ourselves?”. And “Would it be possible to better train so that large systems engineers, ATCOs, pilots and other large systems operators feel better while they are doing their jobs, react to emergencies much better and faster so that they be more successful in their professions?” I believe, Sartre’s ‘Sketch for a Theory of the Emotions’ is a precious legacy which must be studied by the aviation community, specially the trainers and teachers and their training institutes.

Sartre’s work helps us to understand ourselves better, consequently, to know.


Ali R+ SARAL

Saturday, July 05, 2008

The Importance of Sartre's 'Sketch for a Theory of Emotions' for Aviation

Sartre's 'Sketch for a Theory of Emotions' could prove to be a tangible asset for air traffic controller and pilot training. It could be a solid reference for the teachers who have to teach the role of emotions in decision making.

Large Systems engineers would definitely benefit from it forcontrolling themselves when working under heavy load or usinghigh concentration for long durations.

Philip Mairet's translation from Routledge Classics says"A conciousness becoming emotional is rather like a consciousness dropping asleep" p. 51. In fact Sartre refers to emotions as a special type of consciousness as in an "unreflective conduct" which is not unconscious as in the act of writing.

He explains the origin of emotions as a " lesser existence or a lesser presence(or a greater existence, etc.). In a word, during emotion, it is the body which, directed by the consciousness,changes its relationship with the world so that the worldshould change its qualities. If emotion is playacting, the play is one that we believe in p. 41.

As Sartre suggests, we degrade ourselves into a lower, fictionalworld when we are faced with facts that we cannot manage to overcomewith our ususal abilities. At this point, our consciousness "gets caught in its own snare." It has created a fictional worldto escape into and now it believes what it has created, as in dreams p.52.

Sartre's explanation on p. 52 of Rouledge's edition may explain vertigo situations and false sense of safety caused by'over confidence' and similar feelings in aviation.

Sartre's 'Sketch for a Theory of Emotions' is a difficult to absorb but a precious treasury that can be used to understand Crew Resource Management and other situations in aviations. It has to be studied by teachers and the results have to betaught to pilots, ATCO's and engineers. The aviation world could be a better place if only this were done.

Ali R+ SARAL
Kış Eğitim Merkezi Komutanlığı
Bursa, Uludağ Orduevi

Wednesday, June 25, 2008

HOMEOSTASIS IN ATC

Homeostasis (from Greek: ὅμος, homos, "equal"; and ιστημι, histemi, "to stand" lit. "to stand equally"; coined by Walter Bradford Cannon) is the property of either an open system or a closed system, especially a living organism, that regulates its internal environment so as to maintain a stable, constant condition. Multiple dynamic equilibrium adjustments and regulation mechanisms make homeostasis possible. The concept was created by Claude Bernard, often considered as the father of physiology, and published in 1865. (WIKIPEDIA)

Air Traffic Control systems are discreet event dynamic large systems. They are composed of three sub systems the visualization of the traffic data – radar data processing, the planning and partitioning of the operational load – flight data processing, and all the related communications – ATN . There is also the substructure which provides the necessary services for these three subsystems – SYSTEMS. ATC system are also a combination of human and machine elements. There are many operators of different types.

I would like to point out at the homeostasis in the air traffic control systems between the technical and operational groups. The operational group comprises air traffic controllers and the various people in their management hierarchy. Most of these people come from an air traffic controller back ground.
The technical group is composed of a mix of engineers and air traffic controllers… Some of the engineers come from a technical background while some of them come from math and science university education and engineering faculties. Air traffic controllers in the technical group function as interface to the operational group. They work in requirements specification, quality control, configuration management and testing.

The safety created by an air traffic control center is the result of a combination of the work of the operational and technical work done. When the technical side fails, the operational measures are used. For example, seperation is increased. Also, when the technical facilities get old and are out of date, operator load increases. For ex. if the radar views are not good, operators have to cope with this difficulty somehow.

The homeostasis between the technical and operational side works in ATC so that when the technical side goes down the role of the operational side increases or vie versa. When everything is perfact operational side relaxes a little bit.

Why am I writing this note? It is not a big deal up to this point. The interesting phenomenon begins when we observe: If one of the two elements that comprise the homeostasis dominates the relation,
what happens then? For ex. operational side effects the technical decisions for various reasons…
These decisions may vary from setting unrealistic deadlines to deciding which technical systems to buy…

The dynamic nature of the homeostatic balance may determine the sudden or unjustified changes in the balance. In fact the flexibility of the system is designed so that even if the radar views are lost air traffic control can continue with the strips. The risk of losing touch with the technical reality is more on the long run. I believe, it is very difficult to maintain and develop a technically upto date system while carrying on the day to day ATC duties.

There is a tangible risk in ATC which may arise from the tendency of one of the technical and operational groups to dominate the other.


Ali R+

Note: I woke up to the importance of this issue because of the contrast I noticed btw Turkey and Karlsruhe in regards to this matter. Thanks again to Herr Ehrenberger (ECO).

Wednesday, June 18, 2008

Almanya - Karlsruhe UIR Hava Trafik Kontrolü MerkezindeYazılım Yaşam Döngüsü Standartlarının Uygulanışı

The Application of Software Lifecycle Standards at Karlsruhe UIR ATC Center - Germany

Ali Rıza, Saral
SPD İletişim AŞ, Istanbul

Özet
Bu makale, Almanya – Karlsruhe UIR (Üst Hava Sahası) Hava Trafik Kontrolü Merkezinde [1] yazılım yaşam döngüsü standartlarının uygulanış şeklini ve buna ilişkin geçiş döneminde EUROCONTROL – STK (Avrupa Hava Seyrüsefer Güvenliği Kuruluşu – Karlsruhe Yazılım Ekibi) tarafından uygulanan yaklaşımı ele almaktadır.


Abstract
This article studies the application of software lifecycle standards by the EUROCONTROL – STK (European Organisation for the Safety of Air Navigation – Software Team Karlsruhe) at Karlsruhe UIR (Upper Information Region) ATC (Air Trafic Control) Center and its approach during the transition period.


1. Giriş
Karlsruhe UIR ATC Merkezinin geçmişi 2. Dünya savaşı sonrasına kadar uzansa da bugünkü hali ile aslen EUROCONTROL tarafından kurulmuştur. Şu anda Alman ATC kuruluşu DFS (Deutsche Flug Zicherung)’un kontrolündedir. EUROCONTROL ise yazılım ekibi ile sistemin bakım ve genişletilişini yapmaktadır. Sistem gelişimi 1980’lerden geç 1990’lara kadar sürmüştür. Şu anda yalnız bakım ve zorunlu genişletişler yapılmaktadır.

Bu yazının ele aldığı, yazılım hayat döngüsü standartları uygulanışına geçiş 1990 – 1997 dönemini kapsamaktadır. Söz konusu dönemde günde 1500 uçak olan trafik yükü bu gün 3500 (tepe noktası) civarındadır.
Sistemin başarısı her gün yüzbinlerce kişinin can ve mal güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Sistem 7/24 esasına göre ve yüksek güvenilebilirlik hedefleri ile çalışmaktadır.


2. Yaşam Döngüsü Standartlarının Uygulanışı
1992 yılında, EUROCONTROL-STK’in çalışmaları yer yer tıkanış aşamasına gelmişti. 30 kişilik bir yazılım ekibi paralel olarak aynı zamanda sistemin bakım ve geliştirişini yapıyor, bunun yanında Amerikan Hughes firması ve diğer firmalardan sözleşmeli personel ile radar konsol ve diğer özel ayrık projeler yapılmağa çalışılıyordu.
2.1. Eleman profili ve eğitim çalışmaları
Ekip 1980’lerde toplanmış, bir süre Paris’te çalışılmış. Daha sonra Karlsruhe’ye gelinmiş. Bu grup en yaşlı nesili oluşturuyor. Yaşları 50 – 60 arasında 1992 – 1997 dönemi itibarı ile. Az sayıda sonradan alınmış 40 – 50 yaş grubu ve yine az sayıda genç 30 – 40 yaş grubu var. Yaşlı gruplar arasında Matematik, Fizik doktorası sahibi olan ve teknik yöneticilik yapanlar var. STK müdürü eski bir hava trafik kontrolcüsü.

Standartların uygulanışına geçiş açısından yazılım mühendisliği eğitimi almamış bir kadro önemli bir dezavantaj. Her gün yoğun operasyonel yük altında zorlanan ekipteki direnişi kırmak amacı ile object oriented programming concepts, analysis ve design, üç ayrı birer haftalık kurs, yakında fakat başka bir kurumun çatısı altında düzenlendi. Faydalı da oldu.


2.2. İşe yaramayan ve Kullanılmayan Dökümanlar
STK içinde EUROCONTROL merkezi yönetiminin teşviki ile çok sayıda hiçbir işe yaramayan doküman yaratıldı [4].

Harici olarak başka kurum ve kuruluşların yaratmış olduğu, ESA Software Engineering, Alman V-Model ve çeşitli EUROCONTROL, “IEEE 1074 Standard for Developing Life Cycle Processes” gibi dökümanlar STK içinde çeşitli zamanlarda dolaşıma sokuldu ve kişisel olarak tartışıldı. Yönetimin IEEE 1074 üzerinde yoğunlaştığı gözlendi.


2.3. Örgütlenme Yaklaşımları
Bu süreç içinde yönetim bir Kalite Yöneticisini işe aldı ve görevlendirdi. Kalite yöneticisi havacılık dışı bir alandan geldiği için Hava Trafik Kontrolü konularına hakim değildi ve 1-2 ay gibi çok çok kısa süre içinde istenenleri başaramadı.

Gençlerden oluşturulan bir Yazılım Kalitesi grubu da operasyonel bilgi ve tecrübe eksikliğinden yaşlı grupla mücadele edemedi. Uluslararası bir ortamda bu tür süreçlerin bir dezavantajı da iletişimde yaşanan güçlük, ilgililerin İngilizce hakimiyetinin karışık politik ve teknik konularda amaçlarına ulaşmalarını mümkün kılacak bir düzeyde olmamasıdır.


2.4. Harici firmalara Yaptırılan İşler
Aşırı operasyonel sorumluluk ve yükten kaynaklanan isteksizlik nedeni ile sistem dökümantasyonu harici bir firmaya 10 milyon Mark mertebesinde ödeme ile yaptırıldı. Dökümantasyon fonksiyonlar seviyesinde DDD içerir ve hala bakım – geliştiriş çalışmalarında vaz geçilmez bir kaynak olabilir.

Şimdiki sistemin yerini alacak yeni sistem için şartname de harici bir şirkete yaptırıldı. Sistem dökümantasyonuna benzer şekilde çok kaliteli, izlenebilirlik (traceability) referanslarına kadar detaylı ve güzel bir çalışma yapıldı.


2.5. EUROCONTROL’ün Merkezi Çabaları
EUROCONTROL’ün merkezi yönetimi tüm Avrupa’da Hava Trafik Kontrolünün uyumu için EATCHIP (European ATC Harmonization and Implementation Program) faaliyetlerini başlattı. Buna bağlı olarak geliştirim ve bakım için kullanılan workstation’lar değişti, radar pozisyonlarında kullanılan sistemler değişti. Bu çalışmalarda ortaya çıkan sorun, faaliyetlerin acil operasyonel sıkıntılara çözüm olmaması ve kısa dönem ihtiyaçlara yanıt verememesi idi. Sonuçların operasyonel gerçeklik boyutunda görünür hale gelememesi günümüzde EUROCONTROL’ü küçülerek bedel ödemeğe zorlamakta[3].

2.6. Çalışma Felsefesi
EUROCONTROL – STK’in sistem geliştirirken, yöntem, süreç ve araçları ne kadar kullandığı ve standartları uyup uymadığı ya da hangi standartlara uyduğu ile ilgili Alman DFS kuruluşu tarafından bağımsız bir kuruluşa denetim yaptırılmıştır[2].

Sistem geliştirişin dört ana süreci; Yazılım-Geliştiriş, Proje, Kalite Kontrol ve Kurulum Yapısı(Configuration) yönetiminden en sonuncusunun en iyi belgelenmiş ve araçlarla desteklenmiş olduğu gözlenmiştir.

Yazılım-geliştiriş sürecinin belgelenmediği ve hiçbir standarda uymadığı gözlenmiştir. PL1 ve Assembler için 1973 yılından kalmış bir standart vardır fakat analiz, tasarım ve testte sorumluluk tamamen yazılımcı ve onun müdürüne aittir. Ne kadar sürede iş yapılacağı, uzmanlık alanı sınırları, hangi mihenglerin sağlanacağı, sorunların ne kadar kökten halledileceği tamamen onların kişisel vicdanlarına[5 - 12] kalmıştır.

Kalite Güvencesi Süreci acil durumlar nedeni ile sürüm kontrolü ve sistem inşası çalışmaları Kalite Güvencesi çalışmalarından bağımsız ve belirli bir sürece bağlı olmadan yürütülmekte. Tümleşik ve diğer testlerde eski savaş pilotu ve hava trafik kontrolörlerinden kaynaklanan kişisel uzmanlık ve vicdani duyarlık dikkat çekici.

Proje yönetimi süreci KADS vb. bazı projelerde görüldüğü gibi, uzun oluşu ve çok kağıt üretişi nedeni ile esasen yürütülmemekte.


2.7. Çözüm
STK bir yandan üstündeki operasyonel sorumluluğun gereklerini yerine getirmek, öte yandan giderek tıkanış noktasına gelmiş, faaliyetlerinin önünü açmak amacı ile
IEEE 1074 çerçevesinde, IBM’in Software Configuration Library Management(SCLM) ürününü kullanıma soktu.

SCLM ile yapılan release’ler başlangıçta 12 saatin üzerinde bir süre ile inşa ediliyordu. Bu durum şiddetli tartışmalara ve sorunlara neden olsa da STK yönetimi seçiminde ısrar ederek takıma başarı ile liderlik etti.

Yazılım kurulum yönetimi (SCM), version control, release managment, Operational Deficiency (OD) yönetimi adı altında problem ve incident management unsurları giderek sistemli şekilde uygulandı. Henüz operasyonel olmayan, Radar konsolu gibi ayrık projelerde ise software lifecycle’ın tüm unsurları ile uygulanmağa çalışılması zaman ve emek kaybına neden oldu.


3. Tartışma
2. dünya savaşından bu yana Almanya’da büyük yolcu uçağı kazası olmamıştır. EUROCONTROL-STK’in seçtiği ekonomik yaklaşım başarılı olmuştur. Malesef, güncel ihtiyaçlara aşırı önem veren bu yaklaşım, şu andaki sistemin yerini alacak yeni sistem ve yöntemlerin geliştirilişinde başarısız olmuştur.

EUROCONTROL-STK’in, proje büyüklüğünün insan hayat süresinden büyük oluşundan da kaynaklanan, bu başarısızlığı, maalesef, birleşik Avrupa anlayışının bir kez daha başarısızlığına neden olmuş, bir Avrupa projesi olarak başlayan Karlsruhe ve Maastricht ATC merkezleri, özelleştirme bahanesi ile Alman devletinin DFS özel şirketi yönetimine girmiştir.

Bu üstü kapalı millileştiriş çabaları, öte yandan, teknik ve operasyonel dar boğazlarla karşılaşmış, tüm Avrupa’dan toplanmış bir takımın tecrübe ve entelektüel zenginliğinin yerini akmakta başarısız olmuştur. Planlanan tarihleri 1-2 yıl geçtiği halde, Karlsruhe’de halen EUROCONTROL-STK’in geliştirmiş olduğu eski sistem operasyoneldir.

Eğer dikkat edilirse EUROCONTROL-STK’in yaklaşımının bir çeşit agile-çevik çözüm olduğu gözlenebilir.

Alman DFS yönetim anlayışının ağır başlı ve yatırımlarına sahip çıkan tutumu örnek gösterilebilir. Yapılan yatırımlar 10 yıllarca kullanılmakta, ekonomik ömrü dolmadan değiştirilmemektedir.


4. Sonuç
Emniyet unsuru içeren büyük sistemlerde, standartların gerektirdiği sınırlar içinde uygulanışı adım adım ilerleyen bir süreç olmalıdır. Operasyonel gerçekliğe uygun olarak, standartları gerektiği yerde ve zamanda gerektiği kadar uygulamak gerekir.

5. Teşekkür
Farklı inançta insanların uçaklarla gökdelenler yıktıkları ve bu inançların çeşitli türde savaşlar çıkmasına neden olduğu günümüzde, 1992 – 1997 tarihleri arasında, günde yüz bin üzerinde kişinin can güvenliğini etkileyen, Frankfurt üst bölgesini de içeren Alman Karslruhe UIR hava sahasında, 23 tane Operasyonel Yetersizliği düzeltmem için bana görev ve kişisel sorumluluk veren Rolf MÜHLSTROH (rahmetli), John MEREDITH, Wolfgang PETER, Roy PERRY’ye minnetle teşekkür ederim. Bana güven duymaktaki cesaretleri önümüzdeki yüzyıl Avrupası’na örnek olabilecek güç ve aydınlıktadır.

6. Kaynaklar
[1] Siemens Plessey Systems Ltd., KARLDAP – The Karlsuhe Automated Data Processing System, Jul 1993.
[2] IABG, AUDIT ESTK – END BERICHT, Deutsche Flug Sicherung, 1995.
[3] P-E Internatonal, Report of a Review Conducted in the Directories of Operations and Engineering, EUROCONTROL , 1992
[4] Oberle, T., KARLDAP Change Management Process, SDK.COS.CMPRO.V01.01, 1995.
[5] Murray, S., “Assessing the Impact of Program Maintenance”, Technical Support, Aug., 1992, p 38.
[6] Ward, W.T., “Software Defect Prevention Using McCabe’s Complexity Metric”, Hewlett-Packard Journal, Apr. 1989, p 64.
[7] IEEE, IEEE Standard for Software Maintenance, IEEE Std 1219-1993.
[8] McCabes, et all., “Tips on Re-engineerin Redundant Software”, Datamation, Apr., 1992.
[9] Tsai, J.P., et all, “A Hybrid Knowledge Representation as a Basis of Requirement Specification and Specification Analysis”, IEEE Transactions on Software Eng., Vol 18 No 12, Dec 1992, p 1076.
[10] Kozaczynski, W., et all., “Program Concept Recognition and Transformation”, ”, IEEE Transactions on Software Eng., Vol 18 No 12, Dec 1992, p 1065.
[11] Yu-Chi-Ho, “Performance Analysis and Perturbation Analysis of Discrete Event Dynamic Systems”, IEEE Trans. On Automatic Control, Vol. AC-32, No. 7, Jul 1987.

[12] Dalal, S.R., et all., "When to Stop Testing for Large Software Systems with Changing Code", IEEE Transactions on Software Engineering, Vol. 20, 1994, p 318.

Saturday, June 07, 2008

ON THE NATURE OF CONCENTRATION

To Mr. Cevdet ACAR

This is the first of a series of my articles on the nature of human concentration. Actually, concntration is not an exclusive attribute of the human-being.

Concentration is an attribute of matter. Concentration is described as ‘the situation of coming together at one point.’ Concentric means ‘having a common centre.’

The meaning changes a bit when it comes to the concentration ability of the human mind. Merriam-Webster defines it as ‘direction of attention to a single object’. It is misinterpreted as focusing in the daily usage.

An easy way to understand, demonstrate and control the abilities of the human mind is to think visually. In terms of looking with our eyes, concentrating means to look at something and see other things only in relation to this reference point. To focus means to look at something and not see other things at all.

To focus means to limit your attention to a specific object(for ex. inclusion of something into attention). To concentrate means to change the character of your attention so that included thing appears in your focus on the basis of some sort of exclusion of others, so to speak.

It is possible to lose concentration but keep focus, when looking. You can relax your attention, but change the size of the area that you look at, for ex.a whole person or a face. This is important for implementing relaxed attention.

You may also increase your concentration but lose focus, if you like, a little bit more complex though. You may look at nothing specific, but enjoy fully the wide wiew on the coast of Istanbul Bosphorus.

Concentration and focusing abilities are not totally visual. These can be observed in all forms of perception, cognition, motor faculties. The embodiment of self, the sense of being is closely related with the sense of time. We feel our being, our existence at the moment we are in, namely ‘the specious present', or now.



The length of specious present changes, according to the situation we are in. Also, the frequency of the renewal of our sense of now or feeling one’s self or being changes. When we are doing something we do not feel our being directly all the time. In fact concentrating on the thing we do reduces the frequency of our feeling of self. This also reduces the sense of time. This frequency also corresponds to the perception frequency. When the perception frequency increases sensitivity increases.

The specious present concept is somewhat belaguered at this point. The specious present is a duration of perception, of which total duration is effected-determined by concentration.

Attention is an abstraction of focus. Attention determines the limits of things we deal with at one moment. If we deal with more than one thing the length of the moment expands, so the specious present increases.

This explains why with high concentration sometimes, we do not feel the time that passes and sometimes we do feel it longer than it really is. If we do a single simple thing with high concentration, specious present is short, so we do not feel the time, or feel it as if shorter. On the contrary, if we do a complex thing with high concentration we feel as if the time passed is much longer than it really is.

The specious present are the moments that we feel our being, self.The specious present are the times that the brain’s cognition works consciously. Healthy functioning of human mind depends on the average balance between the conscious and subconscious activities. For example, to understand a foreign language with facility, you should not concentrate too much but you should relax a little bit, so that the things you hear at the specious durations get processed between them by your subconscious.

Working on complex tasks with high concentration for long durations, causes us to develop skills that enable us keep our specious presents as long as possible, with the highest frequency. If one is not well equipped and trained to handle these skills, long duration high concentration complex jobs may suppress and hurt the human subconscious or increase the perception to the point of seeing-hearing halucinations. The suppression of subconscious may inevitably hurt the whole psychology and cause the human mind to react in a series of psychosis.

In order to avoid all this mess, you should simply apply the 20 20 20 rule while working. “Every 20 minutes, pause whatever you’re doing and stare at something 20 feet away about 10-15 paces away) for 20 seconds.”

The bottom line is, this type of jobs are one of many choices, you may choose to climb a high mountain or serve at an air traffic control center as an engineer or air traffic controller, or choose to serve as a surgeon. It is up to you.

Tuesday, May 27, 2008

ÜRÜN YAŞAM DÖNGÜSÜNDE AŞAMALARIN İŞLEVİ

(The Role of Phases in Product Life-Cycle)

Bir yaşam döngüsü(life-cycle) bir ürün fikri doğduğu an başlar ve o ürün piyasadan kalkıncaya kadar devam eder, yani bütün geliştirim, işletim ve bakım faaliyetlerini içerir.

Bir geliştirim projesinin ürünleri zamanında teslim edilmeli ve amacına uygun olmalıdır. Geliştirim faaliyetleri sistemli bir şekilde planlanmalı ve uygulanmalıdır. Bir ‘yaşam döngüsü modeli’ ilgili faaliyetleri aşamalar şeklinde yapılandırır ve bu aşamalarda neler yapılacağını tanımlar.

Bir ‘yaşam döngüsü yaklaşımı’ bir yaşam döngüsü modelinin temel aşamalarının bir bileşkesidir.
Bütün projeler aşağıdaki temel aşamaları içeren bir yaşam döngüsü modelini içermelidir.

1- Kullanıcı İstekleri Şartnamesinin Tanımlanışı
2- Ürün İstekleri Şartnamesinin Tanımlanışı
3- Yapısal Tasarımın Tanımlanışı
4- Ayrıntılı Tasarım ve İşin Gerçekleştirilişi
5- İşin İşletime Teslim Edilişi
6- İşletim ve Bakım

İlk dört aşama birer gözden geçirim denetlemesi ile biter. Büyüklük, konu alanı (bilimsel, yönetimsel, gerçek zaman vb), sistem yapısı ve geliştirim araçları, projenin nasıl bir ekip tarafından yapıldığı gibi seçenekler ne olursa olsun, bu aşamalar zorunludur. Yine de, bu unsurların her biri geliştirime yaklaşımı, teslim edilenlerin karakter ve içeriğini etkileyebilir.

Yaşam döngüsünde gelişimin göstergesi olan altı kilometre taşı vardır.
1- Kullanıcı İstekleri Şartnamesinin Onaylanışı
2- Ürün İstekleri Şartnamesinin Onaylanışı
3- Yapısal Tasarım Belgesinin Onaylanışı
4- Ayrınıtılı Tasarım Belgesi, Kullanım Kılavuzu, yapılan işini sonucu olan ürün ve kabul testini hazırdalık
5- Geçici Kabul belgesi ve Ürün Transfer Belgesi
6- Nihai Kabul Belgesi ve Proje Geçmişi Belgesinin teslimi.

Son kilometre taşı bu aşamanın sonunda değil, garanti süresinin sonunda biter.

Bu kilometre taşları başarılabilir bir kontrat ilişkisi için zorunlu olan en az koşulları içerir. Bütün projelerde bulunmalıdırlar. Uzun projelerde, teslim edilenlerin takip edilebilişi için ek kilometre taşları eklenmelidir.

Yazımın buraya kadar ki kısımını Avrupa Uzay Ajansı ESA’nın bir mühendislik standardından faydalanarak, soyulayış ve genelleştiriş yöntemi ile yazdım. İnancım, bu soyut yaklaşım doğru, geçerli ve en azından faydalıdır.

Şaşırtıcı olan, Software konusunda yaygın olan lifecycle çalışmalarının gerek hacim gerekse içerik ve kalite olarak Ağ Proje Yönetimi (Network Project Management) konusunda çok daha zayıf ve yeni oluşudur. Son dönemde ülkemizin önde gelen iki büyük kuruluşunun hazırladığı ağ tasarım dökümanlarını incelemek imkan ve fırsatını buldum. Yukarıda ESA’nın sözünü ettiği aşamalar ve bunlara ilişkin belgeler tek bir tasarım belgesine ve sürecine indirgenmişti.

Ağ tasarımı ve gerçekleştirilişi konusunun bu tür bir parçalı süreç olmadığı iddia edilebilir. Aynı şey yazılım için de ileri sürülebilir oysa… Ben konuyu soyut olarak tartışmak istiyorum. Neden bir yaşam döngüsünü aşamalara bölmek faydalıdır? Hatta, neden ESA, uzun sürecek projelerde ek aşamalar eklenişini tavsiye ediyor?

Bir projeyi, herhangi bir süreci aşamalara bölmek, özünde bir çeşit gruplayış yani bir çeşit soyutlayıştır. Her soyutlayış gibi aşamalara ayırmak, bilgi saklamağa imkan tanır. Bir aşama ile uğraşırken, diğer ya da önceki aşamalara yalnızca isim olarak ya da o aşamanın teslim edilebilir belgesi, yani o aşamanın sonuçları açısından bakarız. Diğer aşamaların kendi iç ayrıntıları ile ilgilenmeyiz.

Bir süreci aşamalara bölmek ve her aşamaya ilişkin teslim edilişi gerekli çıktıları belirlemek sürecin kontrol edilebilirliğini(governance) arttırır. Böylece proje sonu geldiğinde ‘surpriz’lerle karşılaşmak olasılığı azalır, sorunlar büyümeden farkına varılır.

Tekrarlanan projeler, benzerlik olasılığı daha çok olan alt adımların süreleri ve maliyetleri konusunda
tecrübe birikimine neden olur. Bu tecrübe maliyet ve süre hesaplarında ve bunun sonucunda yapılabilirlik(fizibilite) hesaplarında başarı şansını arttırır.

İzlenebilirlik kriteri (traceability) kullanıcı istekleri şartnamesinde numaralanmış bir isteğin, ayrınıtılı tasarım dökümanı üzerindeki bir grup numaralanmış maddeye kadar takip edilebilişini gerektirir.
İzlenebilirlik kriteri, kullanıcının isteklerinin söz verildiği gibi gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği konusunda elle tutulur bilgi verir.

Standartları doğru uygulayan bir ekip ve müşterileri arasında doğal bir güven ilişkisi oluşur, oluşmalıdır. Müşteri ikide bir çalışanların masalarını dolaşıp ne yaptıklarını kontrol etmek ihtiyacı duymaz, kimin kimi ne zaman nasıl denetleyeceği bellidir, bir iş olmadığı zaman kimin sorumlu olduğunu kolaylıkla belirlersiniz. Bu durum müşteriye daha rahat ve esnek davranmak imkanını tanır ve sonuçta proje verimliliğini arttırır.

Ürün İstekleri Şartnamesi ile Müşteri İstekleri Şartnamesi arasında bir karşılaştırım daha proje başlangıcında, müşterinin bilinç durumunu ve onun ISO9000’e göre isteklerinin özünü (‘implied needs’) tespit eden üreticinin yaklaşım kalitesini ortaya koyar. Müşteri proje bitiminden çok önce isteklerinin hangilerinin gerçekleştirilebilir olduğunu bilir gerekirse yeni önlemler alabilir.

Kontrol edilebilirliğin artışı dolaylı olarak kişilerin ve ekibin kendilerinden farkındalığını arttırır. Bu da ekip kalitesini ve yapılan işin kalitesini arttırabilir.

Bu sırada, içine düşülebilecek bir tehlike, bu süreci gereksiz ölçüde ayrıntılı yürütmektir. Standartlar, kurallar vb biçimsel zorlamalar başarı için zorunlu olan disiplini sağlar. Biçimsel zorlamalar yerinde zamanında ve amaca ulaşmak için gerektiği kadar uygulanmalıdır. Bazı standartlarda uygulama esnekliğini belirleyici ve sınırlayıcı hükümler vardır.

Sanılanın aksine, standartların uygulanışı işleri zorlaştırmaz. Çünkü standartlar işleri kolaylaştırmak için geliştirilirler. Sorun, onların uygulanışındadır. Maalesef içinde bulunduğumuz son 20 yılda bir çok standart yeni geliştirilmiştir ve nasıl uygulanacakları hala tartışılmakta ve denenmektedir.