Tuesday, May 27, 2008

ÜRÜN YAŞAM DÖNGÜSÜNDE AŞAMALARIN İŞLEVİ

(The Role of Phases in Product Life-Cycle)

Bir yaşam döngüsü(life-cycle) bir ürün fikri doğduğu an başlar ve o ürün piyasadan kalkıncaya kadar devam eder, yani bütün geliştirim, işletim ve bakım faaliyetlerini içerir.

Bir geliştirim projesinin ürünleri zamanında teslim edilmeli ve amacına uygun olmalıdır. Geliştirim faaliyetleri sistemli bir şekilde planlanmalı ve uygulanmalıdır. Bir ‘yaşam döngüsü modeli’ ilgili faaliyetleri aşamalar şeklinde yapılandırır ve bu aşamalarda neler yapılacağını tanımlar.

Bir ‘yaşam döngüsü yaklaşımı’ bir yaşam döngüsü modelinin temel aşamalarının bir bileşkesidir.
Bütün projeler aşağıdaki temel aşamaları içeren bir yaşam döngüsü modelini içermelidir.

1- Kullanıcı İstekleri Şartnamesinin Tanımlanışı
2- Ürün İstekleri Şartnamesinin Tanımlanışı
3- Yapısal Tasarımın Tanımlanışı
4- Ayrıntılı Tasarım ve İşin Gerçekleştirilişi
5- İşin İşletime Teslim Edilişi
6- İşletim ve Bakım

İlk dört aşama birer gözden geçirim denetlemesi ile biter. Büyüklük, konu alanı (bilimsel, yönetimsel, gerçek zaman vb), sistem yapısı ve geliştirim araçları, projenin nasıl bir ekip tarafından yapıldığı gibi seçenekler ne olursa olsun, bu aşamalar zorunludur. Yine de, bu unsurların her biri geliştirime yaklaşımı, teslim edilenlerin karakter ve içeriğini etkileyebilir.

Yaşam döngüsünde gelişimin göstergesi olan altı kilometre taşı vardır.
1- Kullanıcı İstekleri Şartnamesinin Onaylanışı
2- Ürün İstekleri Şartnamesinin Onaylanışı
3- Yapısal Tasarım Belgesinin Onaylanışı
4- Ayrınıtılı Tasarım Belgesi, Kullanım Kılavuzu, yapılan işini sonucu olan ürün ve kabul testini hazırdalık
5- Geçici Kabul belgesi ve Ürün Transfer Belgesi
6- Nihai Kabul Belgesi ve Proje Geçmişi Belgesinin teslimi.

Son kilometre taşı bu aşamanın sonunda değil, garanti süresinin sonunda biter.

Bu kilometre taşları başarılabilir bir kontrat ilişkisi için zorunlu olan en az koşulları içerir. Bütün projelerde bulunmalıdırlar. Uzun projelerde, teslim edilenlerin takip edilebilişi için ek kilometre taşları eklenmelidir.

Yazımın buraya kadar ki kısımını Avrupa Uzay Ajansı ESA’nın bir mühendislik standardından faydalanarak, soyulayış ve genelleştiriş yöntemi ile yazdım. İnancım, bu soyut yaklaşım doğru, geçerli ve en azından faydalıdır.

Şaşırtıcı olan, Software konusunda yaygın olan lifecycle çalışmalarının gerek hacim gerekse içerik ve kalite olarak Ağ Proje Yönetimi (Network Project Management) konusunda çok daha zayıf ve yeni oluşudur. Son dönemde ülkemizin önde gelen iki büyük kuruluşunun hazırladığı ağ tasarım dökümanlarını incelemek imkan ve fırsatını buldum. Yukarıda ESA’nın sözünü ettiği aşamalar ve bunlara ilişkin belgeler tek bir tasarım belgesine ve sürecine indirgenmişti.

Ağ tasarımı ve gerçekleştirilişi konusunun bu tür bir parçalı süreç olmadığı iddia edilebilir. Aynı şey yazılım için de ileri sürülebilir oysa… Ben konuyu soyut olarak tartışmak istiyorum. Neden bir yaşam döngüsünü aşamalara bölmek faydalıdır? Hatta, neden ESA, uzun sürecek projelerde ek aşamalar eklenişini tavsiye ediyor?

Bir projeyi, herhangi bir süreci aşamalara bölmek, özünde bir çeşit gruplayış yani bir çeşit soyutlayıştır. Her soyutlayış gibi aşamalara ayırmak, bilgi saklamağa imkan tanır. Bir aşama ile uğraşırken, diğer ya da önceki aşamalara yalnızca isim olarak ya da o aşamanın teslim edilebilir belgesi, yani o aşamanın sonuçları açısından bakarız. Diğer aşamaların kendi iç ayrıntıları ile ilgilenmeyiz.

Bir süreci aşamalara bölmek ve her aşamaya ilişkin teslim edilişi gerekli çıktıları belirlemek sürecin kontrol edilebilirliğini(governance) arttırır. Böylece proje sonu geldiğinde ‘surpriz’lerle karşılaşmak olasılığı azalır, sorunlar büyümeden farkına varılır.

Tekrarlanan projeler, benzerlik olasılığı daha çok olan alt adımların süreleri ve maliyetleri konusunda
tecrübe birikimine neden olur. Bu tecrübe maliyet ve süre hesaplarında ve bunun sonucunda yapılabilirlik(fizibilite) hesaplarında başarı şansını arttırır.

İzlenebilirlik kriteri (traceability) kullanıcı istekleri şartnamesinde numaralanmış bir isteğin, ayrınıtılı tasarım dökümanı üzerindeki bir grup numaralanmış maddeye kadar takip edilebilişini gerektirir.
İzlenebilirlik kriteri, kullanıcının isteklerinin söz verildiği gibi gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği konusunda elle tutulur bilgi verir.

Standartları doğru uygulayan bir ekip ve müşterileri arasında doğal bir güven ilişkisi oluşur, oluşmalıdır. Müşteri ikide bir çalışanların masalarını dolaşıp ne yaptıklarını kontrol etmek ihtiyacı duymaz, kimin kimi ne zaman nasıl denetleyeceği bellidir, bir iş olmadığı zaman kimin sorumlu olduğunu kolaylıkla belirlersiniz. Bu durum müşteriye daha rahat ve esnek davranmak imkanını tanır ve sonuçta proje verimliliğini arttırır.

Ürün İstekleri Şartnamesi ile Müşteri İstekleri Şartnamesi arasında bir karşılaştırım daha proje başlangıcında, müşterinin bilinç durumunu ve onun ISO9000’e göre isteklerinin özünü (‘implied needs’) tespit eden üreticinin yaklaşım kalitesini ortaya koyar. Müşteri proje bitiminden çok önce isteklerinin hangilerinin gerçekleştirilebilir olduğunu bilir gerekirse yeni önlemler alabilir.

Kontrol edilebilirliğin artışı dolaylı olarak kişilerin ve ekibin kendilerinden farkındalığını arttırır. Bu da ekip kalitesini ve yapılan işin kalitesini arttırabilir.

Bu sırada, içine düşülebilecek bir tehlike, bu süreci gereksiz ölçüde ayrıntılı yürütmektir. Standartlar, kurallar vb biçimsel zorlamalar başarı için zorunlu olan disiplini sağlar. Biçimsel zorlamalar yerinde zamanında ve amaca ulaşmak için gerektiği kadar uygulanmalıdır. Bazı standartlarda uygulama esnekliğini belirleyici ve sınırlayıcı hükümler vardır.

Sanılanın aksine, standartların uygulanışı işleri zorlaştırmaz. Çünkü standartlar işleri kolaylaştırmak için geliştirilirler. Sorun, onların uygulanışındadır. Maalesef içinde bulunduğumuz son 20 yılda bir çok standart yeni geliştirilmiştir ve nasıl uygulanacakları hala tartışılmakta ve denenmektedir.

Sunday, May 18, 2008

PİETA’YI GÖRMEK - Üretim ve Yaratıcılıkta Döngünün Rolü




İTÜ’den Hocam Sn. Ahmet DERVİŞOĞLU’na.

Matematikte yakınsamak, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “Değişken bir büyüklüğün durağan bir büyüklüğe, hiçbir zaman erişmemek şartıyla gittikçe yaklaşışı” olarak tanımlanır. Belirli bir fonksiyonu uyguladığımızda çıkan sonuç, giderek her uygulanışta belirli bir değere yakınsıyorsa o fonksiyonun
limitine, sınır değerine ulaşırız.

Günlük hayatımızda da, yakınsamak önemli bir kavram… Örneğin eğitimde, küçük çocukların eğitiminde aynı şeyi birkaç kez söyler, uyarırsak çocuğumuz giderek daha iyi ve doğru davranır. Çocuğumuzun davranışı bizim uyarı ve onu gözleyiş döngümüz sonucunda iyiye doğruya güzele YAKINSAR.

Döngü (iteration) bilgisayar programlayışta sabit bir işlem dizisinin değişken bir giriş dizisine uygulanışı ve bunun bir sonuç dizisi çıkarışıdır. Örneğin, İETT gişesinde bilet satan memur, kendisine gelen istekleri hep aynı döngü içinde hep aynı grup işlemleri yaparak yerine getirir.

Döngünün çeşitli tipleri var. Hiç bitmeyen döngüye sonsuz döngü denir. Sonsuz döngüye giren bir bilgisayar donup kalır, hiçbir giriş kabul etmez, tıpkı bitkisel hayata giren hastalar gibi…

Günlük dilimizde yaygın olan bir döngü biçimi, kısır döngü… TDK sözlünde, kısır döngü “Aynı olumsuz sonucu veren, çözüm getirmeyen durumların tekrarlanması, sürdürülmesi” olarak tanımlanır.

Düşününüz, kültürümüz kısır döngünün altını ne kadar çok çizer… Öte yandan kısır olmayan olumlu döngü için tek bir Türkçe kelimemiz olmaması, Çinli bir kralın ülke savunmasında en kıymetli şey dildir deyişini hatırlatır bana. Sanırım, bizim dilimiz kıymetli şeylerin ifade edilmeden uygulandığı, harekata dönüştüğü askeri bir kültürden geliyor…

Döngü maddenin ve yaşamın temelinde olan bir olgu. Tekrar etmeğe dayanıyor. Var olmak kadar temel. Eğer bir olay dizisi düzenli olarak tekrar ediyorsa bir döngü oluşturuyor. Ama her olay dizisi bir döngü değil. Açık uçlu olay dizileri tekrar etmez. Burada tekrar şekli de önemli. Eğer bir olay dizisi biter bitmez kendini tekrar ederse bu tam anlamı ile bir döngüdür. Fakat, gerçek hayatta döngü olarak adlandırdığımız olaylar genelde çeşitli duraklayışlar ve gecikişlerden sonra tekrar eder.

Döngünün şekli ve zamanından öte, en önemli şey döngünün ürettiği sonuçtur. Biletçi örneğinde olduğu gibi, bazı döngülerde döngünün her defasında da, yani her çevriminin sonucunda da aynı sonucu üretişi beklenir. Örneğin bir keman solistinin Mendelsohn keman konçertosunu her çalışında aynı kalite düzeyini yakalayışı gibi. Ya da bir bilgisayar programının her çalışışında aynı girişler için aynı çıkışları üretişi gibi.

Peki bu mümkün müdür? İşte Michelangelo’nun Vatikan sarayında duran eseri Pieta bence tamamıyla bunu tartışan bir eser, Hiristiyan Batı sanatının bir başeseri…

İETT bilet satıcısını dikkate alalım. Aslında hiçbir bilet satıcısı, hatta hiçbir meslek erbabı bugünden yarına ustalaşmaz. Ustalık bir öğreniş süreci ve pişmek ister. Kişi ilk önce kuralları defalarca okur, ya da uyarılar alarak işitir, sonra onları uygularken her defasında kendi hatalarını ve sonuçlarını görür. Çırak öğreniş döngüsü içinde ustaya yakınsar, pişer.

Peki, öğreniş döngüsü ile Pieta arasında ne ilişki var? Michelangelo niye ömrü boyunca yarattığı çok sayıda eseri arasında yalnızca Pieta’da çarmıhtan indirilmiş oğlunu kucağında tutan Meryem annemizin göğsündeki omuz kuşağına büyük harflerle kendi ismini yazmış? Acaba niye bu cürete sahip heykeltraş en azından heykel yapmak kadar mimarlıkta da usta?

Nümerik analiz mimarlık gibi matematikle ilgili ama belki onun bir parçası… Nümerik analizde eşitliklerin döngü ile çözümü konusu (solution of equations by iteration) bize Michelangelo’yu daha iyi anlamak yolunu açabilir…

f(x) = 0 şeklindeki bir eşitliği
x = g(x) şekline dönüştürürüz, daha sonra bir x0 başlangıç noktası SEÇİP
x1 = g(x0) ve
bir döngü içinde
x2=g(x1)
x3, x4, x5 … x100 ve benzeri x değerlerini hesaplayabiliriz.

Görürüz ki, BAZI eşitlikler bir noktadan sonra hep aynı x4,x5,x6 değerlerini verir. Yani bu g(x) fonksiyonları sabit bir değere yakınsarlar. Eğer bulduğumuz bu değerleri alıp f(x)’te yerleştirisek görürüz ki hemen hemen f(x) = 0 çıkar.

Bulduğumuz değer f(x) = 0 eşitliğinin çözümüdür. Ayrıca, başlangıçta seçtiğimiz x0 değerini değiştirip farklı değerler denersek, BAZI durumlarda farklı sonuçlara YAKINSAdığımızı görürüz. Yani f(x) eşitliğinin birden çok sonucu olabilir.

Gerçek hayatta da böyle değil mi? Karşılaştığımız problemlerin birden çok çözümü olmuyor mu?
Örneğin evden Taksime işe giderken birden çok vesait birden çok yol imkanı yok mu? Biz bu çözümleri, her gün izlediğimiz bir döngü içinde deneyerek yakınsayıp, bulmuyor muyuz?

Yakınsamak ve öğrenmek döngüsü, günümüz teknolojisinde NEURAL NETWORKSte de önemli konulardan. Bir yapay sinir ağını tıpkı insan beynindeki sinir ağları gibi çeşitli sayıda ağ tabakalarından ve sinir düğümlerinden oluşturmak mümkün. Daha sonra belirli girişler uygulayarak bir döngü içinde sinir ağına olumlu olumsuz uyarılar vermek, onu küçük küçük değiştirmek ve giderek ona istenen davranışları öğretmek mümkün. Örneğin bir bavul kontrol cihazına patlayıcı maddeleri tanımağı öğretebiliyorsunuz. Burada önemli olan yapılacak işe uygun sinir tabakası ve düğüm sayısını seçmek… BAZI durumlarda siz hiçbir uyarı yapmasanız da sinir ağı iyiyi, güzeli, doğruyu kendisi bulabiliyor.

Peki bunun Pieta ile Michelangelo ile ne ilişkisi var? İlişkisi var çünkü, bir döngünün yakınsayıp yakınsamayacağını, ya da hangi hızla yakınsayacağını belirleyen şey BAŞLANGIÇ NOKTASI… Michelangelo geçmişte bir gün koskoca bir mermer bloğunu kaldıraçlarla sütüdyosuna taşıttı. Bilmiyorum nasıl ama bir gün geldi ve o taşın içine baktı. O taşın içinde PİETAYI GÖRDÜ, bir gün. Aslında gördüğü büyük bir olasılık iş bittiğinde gördüğü ile aynı değildi, belki ondan çok dha kaba sapa bir şeydi… Ne yazık, bilemiyoruz, belki çok daha muhteşem güzeldi…

İşte o bilmemizin mümkün olmadığı güzel şeyi, kafasındaki hayali düşünerek, en doğru başalngıç noktasını seçti. Taşa birkaç kez vurdu. Geri çekildi, baktı. Sonra birkaç kez daha vurdu. Tekrar geri çekildi ve baktı. Sanki sonsuz gibi gelen bir döngü içinde kafasındaki Pieta’ya yakınsamağa çalıştı.

Bazı eşitliklerin birden çok çözümü olduğunu söylemiştik. Döngü yaratıcının seçtiği başlangıç noktasına göre farklı farklı sonuçlara yakınsayabilir. Aslında Michelangelo ismini yazdığı tek eseri olan Pieta’ya ulaşıncaya kadar yapmış olduğu birkaç tane farklı Pieta’ya hala sahibiz…

Son bir söz. Batı ustalığında yaygın bir teknik vardır. Eğer bir alet yaparsanız, aletin kullanımını da o aletle anlatırsınız. Tanıtımı o aletle yaparsınız. Eğer Pieta’ya bakarsanız… Kah kendi yarattığı çocuğunun ölümlülüğnü gören bir ananın eşsiz acısını, kah onun bakışlarında bir yaratıcı ustanın o ilk anda taşın içinde gördüğü hayali hiçbir zaman yaratamayacağının hüznünü hisseblirsiniz.

Ali R+

Editöre Not: İmla hatalarını düzeltmeyiniz. Hatalar güzeldir. Onlar da lazim.

Wednesday, May 07, 2008

TO BECOME A STREET JANITOR

The street janitors of Koşuyolu are special. This attribute arises because of the structure of the vicinity which is mostly houses with small gardens and relatively large deserted streets. In fact, the janitors of all the vicinities in Istanbul are special.

I have always been amazed by the magic of the janitors since I was a small child. The first individuals that I had a chance to meet out of my family were the street janitor, the postman, the ‘simit’ seller and after that the icecream seller… A little bit further, the grocery shop owner tha sold me breads, the butcher and others…

It was very difficult for me to depart from my mother for a whole day when I began to the primary School without going to the kindergarten first… It has been carefully noted in our family jargon that I had cried “I won’t ever go to school, I will become a janitor!” in response to my father’s military officer smile mixed with a ‘shining golden tooth’ in it, which generally indicated an intrigue. As far as I could see at that moment, being a janitor was the closest job that I could perform ‘closest’ to my mother.

Being a janitor has its magic like any other job. A service job… Our vicinity’s janitors have always been people who clean up around silently, avoiding personal contact and they used to disappear in an unknown time as they appear… Carefully, they give succinct but not predominant answers when conversed…. What matters in their relation with the inhabitants of the street is their service.

I love to watch how the janitors perform their jobs since my chidhood… These ‘guys’ are masters of the ‘let it go’ philosophy. As you know, our people in Turkey are not brought up with personal discipline of cleanliness yet, unfortunately. So, the janitors have a lot to do every day… I can observe that the janitors in Istanbul have it ‘ab die Nase – up tp their noses…’ The thing that most excites me is to watch how these heavily loaded janitors manage to confront this difficulty.

Working discipline, to protect their own health and patience, to preserve his energy for his family and the people themselves they serve… Choices between all these are reduced practically to choosing the various types of rubbish that lie on the side way or the street and sweep them into his handheld bucket with his broom. Janitors are masters of ‘let it go’ or ‘may it stay’.

Sweetly… The janitor stands on the street with an inner peace, grace and confidence
that mar s,
if he leaves something on the street, he will find it somewhere close the next day.


Ali R+
April the 23rd 2008(Turkish Children’s Day), Koşuyolu

Sunday, May 04, 2008

DÜŞÜNÜŞ HIZI - THINKING SPEED

Üniversite giriş sınavları öğrencilerin matematik, sosyal, fen, yabancı dil gibi konularda bilgilerini zamana karşı ölçer. Konuyu bilmek yalnız başına yeterli olmaz, verilen süre içinde en fazla doğru
yanıt veren, en hızlı düşünen kazanır.

Her insanın normal zamanalara göre daha hızlı düşündüğü anlar, saatler, günler hatta aylar var. Örneğin bahar aylarında özellikle Eylül – Ekim aylarında, sanki yaratan bizi yaklaşmakta olan kışa hazırlık için motive eder, daha hızlı düşünmeğe iter.

Hızlı düşünen kişi artmış olan beyin enerjisi ile olayları normalden daha derinlemesine düşünür, olgular arasında gerçek ya da değil, doğru ya da yanlış daha çok ilişki kurar, konuyla ilgili daha çok şey hatırlar…

Eğer hızlanış daha da artarsa, konu ile uzaktan ilişkili konulara geçiş artabilir. Düşünce hızının artışı, aşırı hassasiyet, trafikte dikkatsizlik gibi davranışsal bozukluk sınırını aşmadığı sürece işlenen düşüncenin içeriğini ve kişisel başarıyı yalnızca etkilemekle sınırlı kalır.

Pronin ve Wagner 2006 yılında, “Manic Thinking – Independent Effects of Thought Speed and Thought Content on Mood” adlı makalelerinde düşünüş hızının ruh halini etkilediğini ispat eden deneylerinin sonuçlarını sundular. Yüksek düşünüş hızı yüksek moral, mutluluk vb. ruh hali yaratır, bazı hallerde subjektif bir güven ve doğruluk hissi verir.

Benzer şekilde, 2003 yılında, Winkielman et all. “The Psychology of Evaluation – The Hedonic Marking of Processing Fluency:Implications for evaluative Judgment” adlı makalesinde yüksek bilgi işleyiş akıcılığının, örn. hızlı verilen bir mesajı dinleyişin, gerçekte olduğundan daha pozitif algılandığını anlatır. “Genel olarak yüksek akıcılık olayların olumlu olduğunu belirtir, alçak akıcılık ise olayların olumsuz olduğu durumunu.” Yaratanın bize verdiği bu doğal yetenek “hedonic marking”, işlenen veriyi hedonik olarak işaretlemek şeklinde adlandırılır.

Algısal akıcılık, örneğin reklamlardaki akıcılık, beğenmek duygusunu tetikler. Akıcılık işareti algılanan işaretin en başlangıç anlarında oluşur. Uyarıcının giriş işaretinden çok az bilgi çıkartılabildiği durumlarda akıcılık işareti karar vermek için dayanabilecek en güçlü işaret olur. Bazen insanlar, yeni, karışık ve şaşırtıcı uyarı işaretlerini basit ve tanıdık işaretlere bu yüzden tercih ederler. Düşünüş hızı insanların eğilimlerini yönetmek için kullanılan önemli bir unsurdur.

Bilerek ya da bilmeyerek, her insan düşünüş hızını kendi amaçları için kendi kendine de kullanır. Acil durumlarda, kişinin olağanüstü şeyler becerebilişi bireyin başarısı olduğu kadar, yaratanın ona verdiği yetenekelere de bağlanabilir. Acil durumlarda insan beyni ve vücudu farklı ve yüksek bir hızda çalışır.

Normal zamanlarda da, karşılaştığımız güçlüklerle baş edebilmek için düşünüş hızımızı arttırırız. Dikkat toplamak algıladığımız ve düşündüğümüz her şeyi belirli bir konu açısından ele almaktır. Odaklaşmak ise, bütün düşünüş kapasitemizi bir konuya sınırlamak ve yalnız o sınırlar içinde zihinsel bir faaliyet yürütmektir. Bunların her ikisinde de beynin sinir ağlarının bir kısmını devre dışı bırakarak çalışan, konu ile ilgili kısımlara daha fazla kan ve enerji yönlendiririz.

Düşünce hızımızı bir başka kontrol ediş şeklimiz ise duygulanmak… Duygular ilgili oldukları tetikleyici hormonlar ve yanıt olarak kendilerinin tetikledikleri hormonlar sayesinde beynin içindeki işaret yayılış – propagasyon koşullarını değiştirirler. Bu durum karar verişimizi belirleyen eşiklerin değişişine neden olur. Örneğin baharın ilk günlerinin etkisi altındaki bir şöför, normal zamanlarda aldığından daha çok riskler almağa başlar, ya da siyasi eylemciler daha riskli eylemlere atılırlar. Tüm toplumun karar veriş eşiklerinin yaklaşık olarak aynı dönemde, baharda değişime uğradığını düşününüz. Bu aynı zamanda konformist ve tutucu eğilimlerin esas olduğu insan toplumunda yenilik ve değişikliğe açılan bir zaman penceresi işlevini görür.

Düşünce hızı düşünce enerjisi ile orantılı olmalı.Sartre “Sketch for a Theory of the Emotions” adlı makalesinde, kişi mantıki yetenekleri ile göğüsleyemeyeceği bir durumla karşılaştığında yaratmış olduğu “psişik enerji”’yi duyguya dönüştürür, örneğin korkar, der. Düşünce hızının artışı, psişik enerjinin azaltılış yollarından biri olmalı… Hız artışı, hayal etmek, plan yapmak, obsessifleşmek gibi güçlükleri göğüsleyişimize yardımcı olacak yeteneklerimizin ortaya çıkışına neden olur.

Başarıya ulaşmak yalnız mantıksal değerlendiriş yeteneklerimizin gelişmiş oluşu ile belirlenmez. Mantıksal yeteneklerini doğru besleyen, yöneten, destekleyen duygusal bir olgunluk ta gereklidir.
Bu durum yalnız tek bir kişinin başarısı için doğru olduğu kadar ekip için de önemlidir, Crew Resource Management açısından.

ABD’de bir uçak kazasında, uçak dispatcher tarafından, hava durumu bozuk bir bölgede öngörülmüş bir zaman çerçevesinde iniş yapmağa gönderilir. Uçak iniş sırasında yere çakılır. Yapılan araştırışta görülür ki yardımcı pilot risk içeren her durumda, kaptan’ın karar veriş eşiğini olumlu yönde etkilemiş. Sürekli ‘önemli değil, ineriz’ türünden. Aslında, kaptan ve yardımcı pilot, kritik durumlarda bir bütün olarak hareket etmeli imiş. Kaptan uçağa ve çevreden gelen etkilere muhatap olurken, onun duygusal durumunu ve kara eşiğini etkileyip belirleyen daha objektif durumda bulunabilen yardımcı pilot olabilir miş (Bir bilen pilot arkadaş yazıp daha iyi açıklarsa buraya zevkle eklerim).

Ülkemizde de maalesef iklim ya da görüş koşullarının iyi olmadığı durumlarda yanlış karar verip inen ve çakılan pilot şehitlerimiz var. Bu durumların azalışı açısından belki de Barbara E. Holder ‘ın “Cognition in Flight: Understanding Cockpits as Cognitive Systems” adlı Doktora tezine tekrar bakmalıyız…

“A dominance interaction occurs when one pilot does everything—processes instrument representations, speaks, acts, decides, without assistance or concurrence from his partner. The other pilot tends to remain a passive partner even if he was not passive before. This pattern is often characterized by a unidirectional flow of representations centering on one pilot. Pilots construct an understanding of the situation independent of
each other and the understanding of the dominant pilot may sway the understanding of the other pilot. Communication between pilots tends to be one-sided flowing from the dominating pilot to the other pilot with little or no opportunity for negotiation and discussion.“

Korkarım, ülkemizi başarıdan başarıya, askeri zaferlere götüren insanımızın baskın karakteri yaşadığımız uçak kazalarında ‘pilot hatası’ olarak, yalnızca tek pilotun hatası olarak değerlendiriliyor, en azından telaffuz ediliyor…

Holder tezini çift motorlu deniz helikopter pilot eğitimine katılarak ve pilotların eğitim sırasında simulatörde görüntü kayıtlarını alarak hazırlamış. Tezinde pilot ve yardımcı pilot arasındaki rütbe ilişkisinin başarıya etkisi konusunda da çok ilginç yorumlar var. Isparta kazası hakkında her şey açıklandıktan sonra alınabilecek tedbirler arasında bunu da dikkate almak gerekebilir. Holder tezini internette bulmak mümkün.

Bu yazımda, yaratanın verdiği bir yetenek olan düşünce hızının ne olduğunu ve bireysel, toplumsal, ticari ve havacılık açısından uygulayış alanlarını ele aldım. Düşünce hızı, psişik enerji ve duygular arasındaki ilişkiye işaret ettim. Düşünüş ve duyuş arasındaki ilişki ve daha sonra duygusal sistemimiz ile ilgili yazılarım yolda… Fırsat bulursam, Sartre’ın söz konusu makalesinin Artificial Neural Networks modeli ile analizini yapan İngilizce bir makalemi
http://largesystems-atc.blogspot.com adlı blogumda bulabilirsiniz. Analiz bitmiş durumda, temiz yazmam gerekli, önümüzdeki 1-2 ay içinde…

Saturday, May 03, 2008

A CRITICAL ANALYSIS OF SARTRE'S SKETCH FOR A THEORY OF THE EMOTIONS

An analysis of SARTRE's sketch on emotions from the point of
neural networks paradigm will follow - the notes are ready
but they have to be written formally and finalized.

A further article on this subject will apply the results achieved
to Human Computer Interaction (HCI), air traffic control (ATC)
and aviation in 2-3 months time.
I appreciate your interest.

Kind regards.

The human experience is as priceles as the scientific

The human experience is as priceles as the scientific
that of the staff of SLAC in achieving its goals.

SLAC should not hesitate to share more of the
personal profiles, fotos, etc… How do they manage to
stand up at that point?

Like a star far a way in the sky,
that we can navigate with…

The (persis-mid) picture made me
remember how to smile a few days ago…
I had forgotten it somewhere
in the air traffic of Franfurt skies…

Appreciations…

Ali R+ SARAL

By the way:
Why do not you honor
ALL the former employees
who worked and contributed to SLAC
by arranging a web-page?
(The amount of information could
be a safety issue but at least names and
dates would not hurt). A colleague at Hughes
proposed this at EUROONTROL-Germaney
and they failed the test. I proposed this
at DHMI-Turkish ATC and they also
failed the test.

Wednesday, April 23, 2008

ÇÖPÇÜ OLMAK

Koşuyolu’nun çöpçüleri özeldir. Bu özellik biraz da bahçeli evli ortam nedeni ile oluşur. Aslında her semtin çöpçüleri kendine özeldir.

Küçüklüğümdem beri çöpçülerin büyüsünden etkilendim. Aile dışında tanıdığım ilk kişiler çöpçü, postacı, simitçi daha sonra dondurmacı… Daha uzakta bakkal, kasap ve diğerleri…

İlk okula giderken annemden ayrılmak çok zor gelmişti… Babamın askerce ve ‘sarı dişini göstererek’ gülümseyen direnişine “Ben okumayacağım, çöpçü olacağım!” diye çığlıklarla yanıt verişim aile literatürüne geçmiştir. Çünkü oan bildiklerim arasında, meslek olarak çöpçülük anneme en yakın olabileceğim işti…

Çöpçülük her iş gibi aslında kendisine ait büyüsü olan bir iş… Bir hizmet işi… Mahallemizin çöpçüleri, hep sessizce işini yapan, kimse ile muhatap olmadan ortalığı süpürüp sonra geldiği gibi belirsiz bir zamanda
kaybolan insanlar… Konuşulunca kısa kısa cevaplar verirp kendilerini öne çıkartmamağa dikkat ederler… Bizimle ilişkilerinde önemli olan yaptıkları iş, hizmettir.

Küçüklüğümden beri çöpçüleri seyretmeği, işlerini nasıl yaptıklarını gözlemeği severim… Bu ‘adamlar’ ‘let it go’ felsefesinin canlı birer üstadıdırlar. Biliyorsunuz, maalesef ülkemizde insanlarımız bireysel temizlik disiplini ile henüz yetiştirlemiyor… Dolaysıyla çöpçülerin işi çok… Bakıyorum da çevremdeki,
İstanbul’daki çöpçülerin işleri başlarından aşkın… İşte beni en heyecanlandıran şey, bir kafede otururken ya da eve yürürken gördüğüm işi başından aşkın çöpçülerin bu güçlüğü nasıl göğüslediklerini izlemek…

İş displini, vicdan, kendi sağlığını ve sabrını korumak, ailesine ve muhatap olacağı insanlara
adayabileceği ilgi gücünü saklamak… Tüm bunlar arasında seçimler yapmak çöpçünün davranışlarında
yerdeki çeşitli büyüklükte ve nitelikteki çöplerden hangilerini süpürgesi ile seçip uzun saplı
küreğine alışına indirgenir. Çöpçüler birer ‘let it go’‘bırak gitsin’ ya da ‘bırak kalsın’ ustasıdırlar…

İşin hoş yanı… Çöpçü semeyip bıraktığı çöpün aslında hiçbir yere gitmeyeceğini, ertesi gün
aynı civarda yeniden kendisine döneceğini bilen bir huzur, ağır başlılık ve güven içindedir…

Ali R+
23 Nisan 2008, Koşuyolu

Tuesday, March 25, 2008

THE ROLE OF TIMEFRAME IN DECISIONMAKING

What is the reason that makes a decision correct? It is first of all the availability of correct and sufficient information. “You should not have an opinion before you have sufficient information!” said Uğur MUMCU, a renown newspaper researcher-writer and assassin of fundemantalist activists. On the other hand, the governors of countries which have the largest information sources and means can and do make mistakes. There must be some other reasons…
What is the role of time in the correctness of the decision? Is being at the “Right time right place” enough? “Thinking in the speed of light” or “To understand papa before hearing the pa”, (“Leb demeden leblebiyi anlamak”, a Turkish addage) etc… Does thinking fast provide correctness to the decision or even contribute to it?

Is it good to make all decisions quickly? Is this approach that speed is more important than anything else as in the cowboy duels valid in all other cultures? Should it be valid? Does speed in the decision making process guarantee correctness?

There is also the case, in the Turkish culture where a village child, under the pressure of life, can not answer the question of a TV reporter because he is afraid of saying anything wrong… Maybe that is the reason our educators emphasize ‘make a decision as quick as possible and say something rather than remain silent’….

In fact, we can look from a view point so that these two vastly seperate examples can appear to be not so far. This point of view is not the speed of the decision making process but the time, the duration dedicated to making a decision.

The thing that determines the correctness of a decision is the timeframe dedicated to its formation and the chosen moment for its declaration. One should decide first when the decision should be taken in order to make the right decision. Then decide how long it should take, the timeframe necessary to make this decision. Determining the timeframe correctly and applying it give the result of a correct decision.

The processing of information in our brains does not happen in a moment… It takes time. Just try it when you can not remember something. Try to recall a few things related to the thing that you can not remember. The second or third degree things related to these… Leave some space in between and hesitate. You will remember the missing thing innately in a while…

The phenomena related to the decision while making it are processed in our mind or in the common wisdom similarly to the above. Phenomena trigger other phenomena that are semantically related to them. The depths reached by chain triggering or cascade connections increase according to the seriousness of the situation. Things that have to be accounted for must be kept in the working memory where they can easily be noticed. The solution of the problem may require obsession and concentration even focusing to the matter. While some of these effect the efficiency of processing, all of these happen and are controlled according to the sense of time provided by the timeframe.


The timeframe, namely the duration and the deadline to make a decision is a unique subsistance for making the right decision. If you do not put in enough time you may miss all the phenomenons related to the subject. You may miss the chains of phenomena related to each other, the cause and result relations… You may make decision quickly and easily because your working memory is not overloaded. This gives you the possibility to handle more difficult decisions to come.

If you dedicate more than necessary time to decision making, you may get lost in apparently related but not vital details and get drowned in depths. Your working memory gets overloaded, you may lose the freshness necessary to make healthy decisions. Obsession, concentration and focusing becomes an open-end purpose in themselves when they are not directed to a substantial aim and may damage your personal health permanently.

Determining the right moment and the timeframe to make a decision provides correctness. This is difficult to apply in actual life ofcourse… For ex. in the emergency intervention of some cases, is the timeframe shorter than duration necessary for choosing the right option.

The doctor that intervenes to an emergency situation is forced to choose at least ONE of the available options rather than the best one of the available ones. It is not more important to find the best choice than applying at least one choice as quick as possible to give the patient a chance to live… The timeframe alone determines the correctness of the decision in emergency conditions.

The statesmen are sometimes in a similar situation when the necessary timeframe is much longer than available time to make a decision… They can not wait and see the preliminary results of their decisions and apply recursion to correct them, which may take quiet sometime in social matters.
It is not a surprise good politicians have fortitude and clairvoyance.

If carefully studied, one can observe that Einstein’s proof of Newton’s mechanical movement law is wrong in speeds close to the light’s, is based on looking at the phenomenon from a different point of observation, namely the timeframe that movements take place.

Timeframe determines correctness of the decision.


Ali R+ SARAL



http://csg.cizgi.com.tr/




Friday, March 21, 2008

KARARIN DOĞRULUĞUNDA ZAMANIN İŞLEVİ

Kararın doğruluğunu belirleyen nedir? Birincisi eksiksiz, doğru bilgi… “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın!” demişti Uğur MUMCU. Peki bu yeterli mi kendi başına? Dünyanın en büyük istihbarat imkanlarına sahip ülke yöneticileri ciddi hatalar yapabiliyor. Kararın doğruluğunu belirleyen bazı başka etkenler daha olmalı…

Kararın doğruluğunda zamanın işlevi nedir? “Doğru zamanda doğru yerde olmak” ifadesi yeterli mi? Ya da bu ifadeyi karar almak sürecine nasıl uygulayabiliriz? “Işık hızında düşünmek”, “Leb demeden leblebiyi anlamak” hızlı düşünmek kararın doğruluğunu sağlar mı ya da ona katkıda bulunur mu?

Çabuk karar vermek iyi midir? Hızın herşeyden önemli olduğu kovboy duellolarından esinlenen Amerikan kültüründe geçerli ve başarıya ulaşan bu yaklaşım diğer her kültürde de geçerli midir? Geçerli olmalı mıdır? Bir kararın çabuk verilmesi doğruluğunu garanti eder mi?

Bir de kendi kültürümüzde, hayatın baskısı altında ezilmiş yoksul bir köylü çocuğunun kendisine soru soran TV muhabirine cevap veremediği, çünkü yanlış bir şey söylemekten çekindiği durum söz konusu… Bizim eğitimcilerimiz belki onun için hızlı karar ver ve birşeyler söyle görüşünü dile getiriyorlar zaman zaman, çocuk hiçbir şey söyleyememektense…

Aslında, öyle bir bakış noktasından bakabiliriz ki düşünüp karar vermek hızı ile ilgili bu iki uç örnek birbirine karşıt gözükmeyebilirler… Bu bakış noktası, karar vermek sürecindeki hız değil, karar vermek için ayrılan zaman, süredir.

Kararın doğruluğunu belirleyen onun oluşmasına ayrılan zaman çerçevesi ve andır. Doğru karar verebilmek için önce o kararı ne zaman almak gerektiğini belirlemek gerekir. Daha sonra bu kararı almak için ne kadar zaman gerektiğini, zaman çerçevesini belirlemek gerekir. Zaman çerçevesini doğru belirlemek ve uygulamak doğru karar vermek sonucunu doğurur.

Zihnimizde bilginin işlenişi bir anda gerçekleşmez… Zaman alır. Bir şeyi hatırlayamadınızda deneyiniz. Hatırlayamadığınız şey ile ilgili birkaç şeyi aklınıza getiriniz. Sonra bunlarla ilgili 2. ve 3. dereceden şeyleri… Arada boşluk bırakıp duraklayınız… Bir noktadan sonra kendiliğinden aradığınız şey aklınıza gelir…

Karar verirken de kararı ilgilendiren olgular zihnimizde ya da ortak akılda beynimizdekine benzer bir işlem sürecinden geçer. Olgular semantik olarak ilişkili oldukları diğer olguları tetikler… Durumun ciddiyetine göre, tetikleyiş işleminde zincirleme tetiklemelerin derinliği artar… Dikkate alınışı zorunlu şeyler bellekte ya da göz önünde tutulmak zorundadır… Sorunun çözümü karar verecek kişilerin tutkusunu ve konsantre olmasını hatta yalnız bu işe odaklanmasını zorunlu kılabilir.

Zaman çerçevesini doğru belirlemek doğru karar vermek için zorunludur. Eğer az zaman ayırırsanız, olayla ilgili tüm olguları dikkate almak fırsatınız olmaz. Birbirleri ile ilgili olgu zincirlerini, neden sonuç ilişkilerini gözden kaçırırsınız. Belleğiniz çok dolu olmadığı için çabuk ve kolay karar verirsiniz. Çok çaba harcamaz ve yorulmazsınız. Bu size daha sonra vermeniz gerekebilecek daha zor kararlar için güç tasarrufu sağlar.

Eğer gereğinden çok zaman ayırırsanız, ilgili gibi gözüken fakat sonucu etkilemeyecek detaylar arasında kaybolur, derinliklerde boğulursunuz. Belleğiniz çok yüklenir, sağlıklı karar verebilecek zihinsel dinçliği kaybedersiniz. Tutku, konsantrasyon ve odaklanış gerçek bir sonuca yönlenmediğinde, kendi içinde bir amaç haline gelir ve zihinsel sağlığınızın bozulmasına neden olur.

Karar vermek için doğru anı ve zaman çerçevesini belirlemek doğru karar vermeği sağlar. Gerçek hayatta bunu yapmak çok zor tabii… Örneğin, acil müdahele gerektiren durumlarda, zaman çerçevesi doğru kararı vermek için gerekli süreden zorunlu olarak kısadır.

Acil serviste bir hastaya müdahele eden doktorun önündeki zaman çerçevesi onun en kısa zamanda olabilecek müdahelelerden birini uygulayışını zorunlu kılar. Önemli olan doğru müdaheleyi bulmak değil doğru olması mümkün müdahelelerden hiç değilse birini uygulayıp hastaya bir şans tanımak…

Devlet adamlarının durumu da ilginç… Verilen bir kararın doğruluğunu zaman içinde düzeltmek imkanı bazı durumlarda geçerli olabilir. Kararı verir, sonuçlara bakar, sonra bazı değişikliler yapar yeniden sonuca bakarsınız, zihnimizdeki sinir ağlarının öğrenme yöntemi gibi… Devlet adamlarının şanssızlığı verdikleri kararların sonuçlarını gözleme imkanına her zaman sahip olamamaları… Başarılı devlet adamları ilk anda ya da kısa dönemde aldıkları tepkileri göğüsleyebilip gerçek sonuçların ne zaman çıkacağını görebilenler (clairvoyance) arasından çıkar.

Ülkemizde yaygın olan bir eğilim de karar zamanını belirlemek fakat karar vermek için çok kısa zaman ayırmak, çok kısa zaman çerçevesi koymak. Bir çeşit kendi kendini sıkıştırmak… Hatta bazı kişiler ‘sıkışıp zorlanmayınca verimli çalışamadıklarını’ söyler, maalesef… Ceza ve korku ile yetiştirilmiş, geri kalmış aile kültürlerine özgü unsurlardır bunlar(İpucu:”Rahat Dikkat” adlı makaleme bakınız).

Bir başka eğilim de, hızlı düşünmek, hızla art arda kararlar vermek. Hızlı düşünmek ile ilgili gelecek ay bir yazı yazacağım. Harvard Üniversitesinde yapılan bazı deneylerin sonuçlarına göre,
hızlı düşünmek insan beyninin yapısından e işleyiş şekli yüzünden insanı mutlu eder. Giderek daha çok ve daha başka şeyler düşünmek istersiniz… Sorun; bu durum sizin gerçeklik duygunuzu kaybetmenize neden olabilir… Sonuçta, döner geri bakarsınız ve ‘bir arpa boyu yol gittiğinizi’ farkedersiniz…

Günümüz küreselleşmiş dünya kültürünün zayıf noktası ‘yalnız tüketim’, ‘içinde bulunduğun anı yaşa’, ‘yüzeysellik’ ve ‘herşeyin kısa vade ağırlıklı’ olması… Kararlarımızda ve sonuçlarına ilişkin gözlemlerimizde seçtiğimiz zaman çerçeveleri maalesef kısa vadeli olmağa zorlanıyor… Örneğin artık ömür boyu çalışılan işler yok… Ve her şey geçici…

Günümüzde yaygın olan zaman çerçevelerinin kısalığı kendimize ilişkin gözlemlere de yansıyor. Teknoloji ve uygulamalarında son yüz yılda yaptığımız hızlı yenilikler bizi şımarıklık içinde kaybolmağa sürüklüyor. Dikkat ediniz, günümüz insanı şimdiye kadar hiçbir çağda olmadığı kadar kendisinden önce gelen çağları ve insanlarını küçük görüyor… Artık tarih pek o kadar önemli değil… Her şey gelecekte… İşin ilginç yanı günümüz insanı geleceği de yalnız kendisinin belirlediği gibi aptalca bir kendini beğenmişlik içinde…

Çağımızda Einstein, yüzyıllar boyu doğru kabul edilen Newton’un hareket kanunlarının her zaman doğru olmadığını kanıtlarken, incelenirse görülür ki, ispatını olgulara farklı bir zaman çerçevesinden bakmağa dayanıyordu.

Zaman çerçevesi kararın doğruluğunu belirler.

Thursday, March 13, 2008

THE ROLE OF ABSTRACTION IN HUMAN COMPUTER INTERACTION

I have prepared a seminar titled 'The Role of Abstraction in Human Computer Interaction' for Marmara University's CSE department. Unfortunately, it did not fit the student profile.
The beginning of the presentation follows at the bottom.

You can have a preview and download the ppt of the presentation from:

If you have one free hour and patience to listen philosophy, engineering, psychology about human computer interaction, please do not hesitate to contact me at arsaral(at)yahoo.com . I do the presentations in return for transportation, room and board. If it is in Istanbul, 'Çorba parası' ('a soops price') is enough.

Kind regards.

















Tuesday, March 04, 2008

KUŞ SESLERİ

Validebağı Hastahanesi Bahçesinde bir kır kahvesi var. Orada kuş seslerini dinlerim hep…

Kargalar bazan kısa kısa bazan gaaaak diye öterler. Martılar oraya gelmez ama bilirim ince bir çığlık atarlar. Yavruları ile konuşurken ise çok gevezedirler. Koşuyolu’nda annemin evinin çatısına yavrulamıştı biri. Serçeler cik cik diye zayıf ve ince bir ekilde öter. Bir de saksağanlar var…

Saksağanlar da çığlık atar ama onların ki martılardan güçlüdür bence… Ağaçkakanların ağaca gagalarını çarptıklarında çıkan çekiç sesini tanır mısınız? Ya kumruların gu guklarını? Peki ya öteki kuşlar? Onları da tanıyabilir misiniz seslerini duyduğunuzda?

Ben tanıyamam.

Aslında bu yazı için kafa yormasam şu saydıklarımı bile tanıyamazdım. Tıpkı bulutlar gibi… Gerçi kuşları bulutlardan biraz daha iyi tanıyabilirim, en azından kargaları ve martıları…

Tabii, kitapları açıp, internetten faydalanıp ya da National Geographic kanalından izleyerek bu bilgimi çok arttırabilirm. İlginç te olurdu ama…

Öğrenecek o kadar çok şey var ki… Öğrenmek o kadar tehlikeli ve riskli bir iş ki… Bir yanda, hiçbir şey öğrenmemenin boş rahatlığı, yalnızca bildiklerimin ve inandıklarımın getirdiği kolaycılık… Öte yanda, çok hızlı öğrenerek, beni ben yapan şeyleri unutmak, kendi iç dengemi, iç bütünlüğümü kaybetmek tehlikesi…

Aslında bu yazı için kafa yormasam şu saydıklarımı bile tanıyamazdım. Tıpkı bulutlar gibi… Gerçi kuşları bulutlardan biraz daha iyi tanıyabilirim, en azından kargaları ve martıları…

Ben buyum. Bulutların isimlerini bilmem kümülüsler dışında… Kuşlardan ise martılar ve kargalar gelir hemen hatırıma… Belki zamanla birkaç bulut daha tanırım, belki serçeleri de hatırlarım duyduğumda… Bundan başkasını öğrenmek istemiyor değilim… Ya da siz eğer isterseniz öğrenin, kimseye kuş seslerini öğrenmeyin
demiyom.

Ama beni ben yapan şeyler, mühendislik, bestecilik, ailem, memleketim ve diğer… ve bunlar arasındaki dengeler ve uyum kuş seslerine bu kadar şans tanıyabiliyor. Herkes her şeyi bilmek zorunda değil. Ben de değilim.

Hem tanımadığım bilmediğim kuş sesleri duyuğumda dikkatim tazeleniyor, dikkatim uyanıyor. Ama o seslere ait bilgilerim yok… Ne kadar güzel ne kadar dinlendirici bir şey… Hemen yorumlar yapıp, bir yığın nedensellikler içinde kaybolmuyor beynim… Yalnızca soyut bir sestir duyduğum…

Kuşları duyunca yalnızca soyut bir sestir duyduğum. Ruhumu yıkayan…





Thursday, February 28, 2008

OKUYUCULARIMIN YORUMLARI - COMMENTS

Fear of Darkness in My Childhood

Ne kadar ilginc yazilar yaziyorsun, the connections you find among seemingly unrelated things are wonderful. – Serap

Fear of darkness'i okudum, guzel. Ama cozum? Korkularin (ve daha bir cok davranis ve beceri vb) genetik baglantilari oldugunu dusunuyorum. – Cem TURGAY

Oğlum sen yanlış meslek seçmişin. Hakkıkaten çok güzel. - M.Niyazi SARAL

Do Computers Feel?

merhaba ali rıza yeni yılını kutlarım.
yakında birgün gorüşmek isterim.öglen yemegine beklerim. - Erkan Babaoglu

Dogrudur valla ben 2-3 dk okudum. (Kendisini google analyticsten izleyip niye az okudun diye sıkıştırmıştım- ARS) Daha dogrusu goz gezdirdim. Cunku baslik iticiydi yani hayali hatta spekulatif, baska birsey mi anlatmak istiyor dedim goz gezdirdim. Hatta bir ara yok artik deyip birakacaktim: interrupt'lari durtulerle karsilastirmaya baslamissin... ama sonra toparlamissin, durtulerden duyguyu uretecek bilincin eksikligi soz konusu. - Cem TURGAY

Tesekkurler. Favorim Teknik Metin Okumak yazisi oldu :) - Cüneyt GÖKSU

Boşluk Bırakmak, Vücut Buluş ve İnsan Makine Etkileşimi

Boşluk Bırakmanın Medeniyetle ilişkisini çok yönlü ve somut - soyut irdeleyen yazınız ile ; Vücut buluş ve buluşma noktalarının biraraya gelişi ile ilgisi+,-miz ve topluma işe adapte olurken kendiLERimize biçtiğimiz ve ''maske'' zannettiğimiz ''arayüzler'' bileşimimizi açan ; yazılarınızı -özellikle bu ikisini- çok beğendim...eline-diline-zihnine-gönlüne SAĞLIK-AFİYET...
Dr. Ali YALÇIN

Embodiment and Man Machine Interaction

1. I am not sure 1) what this article is about; 2) why the author thinks it's appropriate for Xtalk; and 3) why the reader would care.
2. The author just throws out a bunch of rambling ideas. What is the intended point and how is it useful for anything?
3. This article is probably about situational awareness, a known requirements for complex real-time (or Modeling and Simulation) programs. However, it never mentions the term until the last sentence. After I looked at it a second time from a "situational awareness" point of view, the rambling starts to make a little sense. After reading it for the third and forth time, it is thought provoking. However, I can't imagine a "normal" Xtalk reader will read it, say "What the heck is this about", and re-read it multiple times to understand.
4. Overall - it's a reasonably thought-provoking article. Unfortunately, it is not focused, has no real introduction to tell us what it is about, and then I didn’t understand anything he was talking about until the last paragraph.
5. I have no idea what readers will take and use from this discussion.
6. Send to Psychology Today or Car & Driver. This has no place in Xtalk.
7. "We can also feel every movement our hand does if we listen it." ????

XXX from somewhere


Gönderdiğiniz yazılarınız için çok teşekkür ederim.Her zaman ilgiyle okumak isterim.
Nuran Erçetin

Müdürüm Dayanamıyorum Beni Hastahaneye Götürün

Oğlum bunlar inanılmaz.... Yıllar sonra çıkacak değeri... Eline kafana sağlık.
M.Niyazi SARAL (Abim küçüklükten beri yediğim her naneyi ilk farkeden kişidir)

Ali Rıza, çok güzel. Eline sağlık. Lütfen bitirince haftaya tekrar son halini gönder.
M.Niyazi SARAL

Ağaçların Arasından Görmek

Ali Rıza hakikaten çok güzel olmuş. Satır satır okudum. Düşünme ve algılama üzerine tam konsepte uygun. Harika... Sağol. - M.Niyazi SARAL

Seren Rüzgarı

merhaba ali rıza, nasılsın ,annen nasıl, kitabın cok ilginc gorunuyor.nerden alabilirim?
Erkan Babaoğlu
…”Seren Rüzgarı” kitabı için çok teşekkürler..okudum, düşünce dağarcığım için ilhamlar aldım..kitaba ve size başarılar dilerim..saygılar, AA.

Ali tebrikler ve tesekkurler. Kitabini hizlica gozden gecirdim, iyi olmus. Fakat bir miktar yazim ve dizim hatasi var umarim baskida duzeltilmistir. Eurocontrol hakkinda verdigin bilgilerde bazi eksik ve yanlislar var. Asagida belirtip, dogrularini vermeye calistim. – Cem TURGAY

Taş Taş Üstüne

Sevgili AR+, Cok hizli bir "scan" ettim makaleni. Ilk izlenimim iyi bir yazi oldugu tarzinda, tesekkurler :-). Cemtas - Cem UŞAKLIGİL

Çok güzel. Yayınlıyoruz. - M.Niyazi SARAL

Hallo Ali, To answer your question , our dear collegue Rolf Muehlstroh died in 1998 !I think it is a wonderful idea of you to remember and honnor him !I hope you are well, Marianne

Due Respect to Istanbul

… Bence istanbulun tüm görselliği ile yaşadığım için kendimi şanslı sayıyorum.Senin yazını okunkende kafayı kaldırıp ahırkapı fenerine baktım. …kendine iyi bak Levent ÇELİK

Hocam gercekten cok anlamli ve guzel bir yazi olmus...Ellerinize saglik... - Burak KAYA

Sana da Mutlu yillar Ali Riza. Iyi calismalar, Best Regards, Saludos, Lijepi pozdrav
Cüneyt GÖKSU

Kapanışlar

Valla hani diyorlar ya ... "you are improving.." yani... M.Niyazi SARAL

Vertigo in the Control Room

Ali, stuff degil staff olacak!
1. Disorientation bir grup insan icin ayni anda soz konusu olamaz. Tamamen kisisel bir durumdur. Eger bir hatayi paylasan bir grup insan varsa, o zaman disorientation teshisi dogru olamaz. …
Cem TURGAY

Ali Rıza Bey yazınızı okudum, gerçekten keyifliydi. diğer yazılarınızı da bekliyoruz.
Cihan KİRAZCI

… yazınızı da ilgi ile okudum. verdiğiniz çeşitli örnek ve kendinizden kesitlerle güzel bir yazı ortaya çıkarmışsınız.tebrik eder yazılarınızın devamını dilerim.
C.S.

Sevgili AliRıza, biliyorsun Türkiye'de otomobil kullanırken yeterince yüksek risk alıyoruz. Seyrek olmakla birlikte yılda bikaç kere havayolu seyahati yapan biri olarak senden ricam hava trafik kontrol odasında çalışanlar lütfen benim adıma risk almasınlar, ille de risk almak istiyorlarsa bol bol yer trafiğine çıksınlar veya gidip fethiyede kanat taksınlar.
Herkese iyi ve dilediklerince riskli haftasonu tatili dileğiyle,
Serdar ENER

Ali Rıza bey gosterdiginiz ilgiye cok tesekkur ediyorum, Yazılarınızın devamını bekliyorum.Emre AYTAÇ

Rahatsız ediyorsun. Her gün senden e-mail almak zorundamıyım.
Şu anda kendisinden izin isteme imkanım olmayan nazik bir bey…

Hi Ali, I think it was a great idea to sent this email. Well done!
Greetings from Panama, Betsy - Bethzaira Melissa Pinzon Fernandez

Zaman zaman ilettigin faydali icerikli mesajlarini memnuniyetle okuyorum, paylasiyorum. Yalniz, ekte ilettigin mesajda anlamadigim birsey var, seslisozluk.com'da turkce'ye translation'i bulamadim, yoksa ceviri mi yapmamiz gerekiyor? – S.O.

Sunday, February 24, 2008

Karar Veriş Sürecinde Tetikleyici Mekanizmalar

Türkçesi geliyor... Bir kaç gün zaman tanınız.


TRIGGING MECHANISMS IN DECISION MAKING

Abstract: CHRISTOPHER D. WICKENS has written an article titled ‘Multiple resources and performance prediction’ at University of Illinois at Urbana-Champaign, Institute of Aviation Willard Airport, Aviation Human Factors Division, Aviation Research Laboratory. This article proposes a model to predict human performance under conditions that require multiple mental resources. I will make use of the information provided in Wickens’s article to point at the importance of trigging in human cognition.

Saturday, February 16, 2008

TRIGGING MECHANISMS IN DECISION MAKING

Abstract: CHRISTOPHER D. WICKENS has written an article titled ‘Multiple resources and performance prediction’ at University of Illinois at Urbana-Champaign, Institute of Aviation Willard Airport, Aviation Human Factors Division, Aviation Research Laboratory. This article proposes a model to predict human performance under conditions that require multiple mental resources. I will make use of the information provided in Wickens’s article to point at the importance of trigging in human cognition.

To my fellow Turkish aviator Mr. Servet BAŞOL,


A trigger is a simple, high “affordance”, easy to use mechanism. You should not think elaborate things to make it work. Its implementation should be independent from the logic of the system it starts. Starting the system must be totally insulated from the decision making. It should work as simple as a Texas cowboy firing his gun.

Our brain does multiprocessing, multitasking and distributed processing. We can talk and walk at the same time. We can talk to two different persons on different subjects in the same time interval. MRI pictures show that different parts of our brains get activated for different types of tasks. We perform these tasks using various resources of our minds.

“The multiple resource model proposes that there are four important categorical and dichotomous dimensions that account for variance in time-sharing performance. That is, each dimension has two discrete 'levels'. All other things being equal (i.e. equal resource demand or single task difficulty), two tasks that both demand one level of a given dimension (e.g. two tasks demanding visual perception) will interfere with each other more than two tasks that demand separate levels on the dimension (e.g. one visual, one auditory task). The four dimensions, shown schematically in figure 1, and described in greater detail in the following pages, are processing stages, perceptual modalities, visual channels, and processing codes. Consistent with the theoretical context of multiple resources, all of these dichotomies can be associated with distinct physiological mechanisms.”


Wickens’s model has been supported by many MRI works that study the brain locations activated by specific tasks. Unfortunately many mental tasks are complex. For ex. speech activates many parts of the brain at the same time. This makes it extremely difficult to drive some generalizations in regards to the character of these activated brain locations. Simply it is difficult to claim that there are simple, straight forward, seperate, ‘processors’ or even ‘centers’. Wickens’s aproach and ‘resources’ model serves its purpose without making unproved generalisations.

But, Wickens also states: “In employing multiple resource theory to guide such dichotomous categorical design decisions, it is of course important to bear in mind the other consequences of switching from one resource category to another, such as, for example, the fact that a visual-spatial map may be a more compatible means of delivering geographical information than via words.” Wickens’s statement points at the overload that arises because of changing the modality during task performance, namely driving a car and navigating at the same time. Wickens clearly assumes the existence of some sort of a trigging mechanism, which triggers an other modality with some mental performance cost.

Today, we certainly know that there are many neural networks in our brains. There are also connections between dedicated neural networks. My point is: Wickens’s ‘resources’ are triggable with some sort of trigging mechanisms, possibly hard and/or soft. Moreover believes this humble dreamer, mental triggers are ubiquitous. We can observe them beginning from low level physiological structures going up to skills, hobbies, professions, habits.

Trigging mechanisms can be built in many different ways. Seeing objects, images trigger our brain’s visual resources, hearing sounds triggers hearing resources… Visual and acoustic signals are recieved by different organs and this provides a hardware connection and filtering mechanism.

But it is not that simple. The sound and visual signals also have different data characteristics. The frequency bands for sound and image are different. It is not only the organs and physical connections that triggers our brain’s visual and acoustic centers but also the character, the format of the sound and the image signals.

It is amazing, how brain transforms and processes signals of different modalities such as sound and image. The signals loss their perception formats when they are taken into the working memory as semantic chunks… How does the central processor decide which processor to trig for which signal then?

There must be some encoding algoritm, maybe only the amount of data or the SPEED. The way the data is provided and processed could trigger the related processor. A neural network could simply work as an RC filter circuit besides its logical function and filter acoustic or visual signals as high or low pass filters, maybe.
Within a certain modality, content adrressing triggers related items at different semantic levels. For ex., when you see me, it triggers your previous impressions about me.

Trigging does not function linearly either. Same events do not trigger same reactions in our brain under all conditions. Anticipation, priming, mood, motivation, context and memory usage affects trigging mechanisms of our brain.

My second point is: Trigging is a vital element of our mental life both socially and individually… Sadly trigging can be used by people with bad intentions such as the assassination in the beginning of the first WW. On the other hand it is a rich human resource that can not be overused. Emergency psychology, decision making under stress, large systems, aviation, air traffic control have many applications for it. Slow progressing processes such as education, politics etc. also…

A trigger mechanism reduces flexibility but increases automacity when designed correctly. It brings a level of abstraction. There are different types of mental triggers: For remembering things, you could say ‘I will remember this tonight’, or ‘I will wake up 6 O’Clock in the morning’, ‘I will stop thinking about my job when I come to the stairs of my house, till I begin to drink my coffee after my dinner, I may remember it if necessary’…
It looks like the religious commitments that one makes before fasting etc…

Reaction triggers could be ‘I will push the brake to the bottom when it is inevitable’, but this should rather be a warmth in your right leg muscle rather than words… Sports is all about doing the right triggering.

Finally, cognition, a healthy mental life requires the development and maintenance of personal triggering mechanisms. Emergency processing, analysis, smalltalk, imagination, design, planning, mindfullness, high concentration, high concentration long duration working, recovering emotions after heavy cognitive work… Staying healthy as a successful professional requires maintenance and enhancement of your mental triggering processes so that you sustain your well-being.

TRIGGERS

Nobody needs to think what to do with a hammer. Hammer’s form indicates its function. This is called affordance. Trigger is the same as hammer in this sense. A person who sees a gun understands immediately that he has to pull the trigger to fire. Trigger’s affordance is also high similar to hammer.

Imagine all the weapons or devices that begin to work by a single signal. A shotgun, a pistol, a hair dryer, an automobile, a computer and any device that has an open button… All of these have a button, switch etc. a mechanism that makes a device work, namely a trigger. Even a baby recognizes that she has to push a button to make something work. They usually make a game out of it though…

Trigger is very simple and compact. Its purpose is without any hesitation crystal clear. Its physical appearence, colour and purpose are easily percievable. If the mechanism that the trigger trigs is related to human life, these attributes are even more clear.

From the point of design should the trig mechanism not bear any cognitive function. The action of pulling the trigger should not involve any thinking. The safety mechanism of a gun requires the user to evaluate the situation. After the safety mechanism is released, pulling the trigger and trigging the gun to fire should be extremely easily.

A good trigger should enable its user to react immediately and as required. The Trigger should not have any evaluation, judging or logical ability. Trigger should immediately do what it is required to .

If abstracted, may these attributes of trig be applied to other mechanisms that start systems. For ex., the decision making techniques that we use under emergency conditions, which are very simple and results oriented.
When reacting to a person dying in an emergency room, it is not more important to decide which one is the most appropriate among the 2-3 available options than to apply one of them as quick as possible to give the patient at least some chance of survival… It is a ‘trigger’ that controls the behaviour of the doctor at that moment, a ‘trigger’ formed previously by his education and experience. It is vital to pull the trigger at that moment more than anything else, just like a Texas cowboy…

If we generalize a little bit, trigging is done after an algorithm, a logic, a decision making process. A good trig should be independent from this mechanism. You must first decide to shoot and after that pull the trig and shoot. The total duration to do this is yor response time infront of the threat directed to you. An other article of mine on how you can minimize this duration and the mental substructure of trigers will be available at
http://largesystems-atc.blogspot.com in a short while….

It is possible to observe the existance of trigging mechanisms in every decision making process. To make a decision requires the evaluation of the available data and reaching a resolution at the end of this process. Reaching a resolution is the result of a TRIGGER mechanism. Large systems, pilots, air traffic controllers, firefighters, soldiers, doctors and other emergency personnel have to make decisions under stress. It is vital to have developed and prepared the correct TRIGGER mechanisms in these situations… The responsibility of the training and support for the mental health of these professions is yet to be resumed completely even by the European authorities.

Trigging mechanisms are subsistent for our minds in the daily life… The trig should be attached to a condition. Such as ‘I will wake up at 6 O’Clock in the morning’ or, ‘I will forget everything related to the job at the entrance stairs of my Home, till I drink my coffee after the dinner and relax when it may come back if necessary…’ As it is called ‘Niyet ettim …yapmağa’ (‘I commit myself to do…’) in religious commitments.

Even though trig may be considered trivial at the first glance, it is something used unconsciously in the human nature, a vital instrument in our interaction with the subconscious and our automatic processes… Wrong triggings may include suicides, deadly crimes and may cause unreversable loses and damage even in the social relations as seen in the assassination event at the beginning of the first World War.

Triggers are subsistent and indispensable. Trigger mechanisms are part of our natural beings as well as nature’s. Human mind and brain and also social and economical events, overall the nature of matter sustains trigger’s abundance. As the son of a commando training officer who trained many ‘trig like’ (interalia) brave soldiers and, in the warm memories of what he chose to teach us; my wish from you and advise is; the person who has read this short article till its end can do much more than a simple trigger can and, I believe, you should.

Kind regards.


Ali R+ SARAL

Friday, February 15, 2008

TETİK GİBİ OLMAK

Çekiç gören bir insan onunla ne yapacağını düşünmez. Çekicin şekli işlevini belirtir. Buna İngilizce ‘affordance’ – ‘sağlayıcılık’ denir. Tetik te bu açıdan çekiçe benzer. Tetik gören insan onun bir mekanizmayı harekete geçirmek için oraya konduğunu hemen anlar. Tetiğin de çekiç gibi ‘affordance’ – ‘sağlayıcılığı’ yüksek…

‘Sağlayıcılık’ insan makine etkileşiminde önemli bir kavram. ‘Sağlayıcılık’ ile ilgili bir başka deyim ‘world knowledge’ yani ‘dünya bilgisi’. ‘Dünya bilgisi’, hiç düşünmeden, araştırmadan doğal olarak bildiğimiz şeylere denir. Örneğin, bir yangın durumunda, ilk yaptığımız şey, gördüğümüz bir ipi alıp balkondan sarkıtıp, çoluk çocuğumuzu kurtarmak, onları aşşağı atmamaktır. İnsan bir ip gördüğünde ince ince düşünüp, planlayıp ‘Acaba bunu kullanabilir miyim?’ diye araştırmaz. Çünkü, ipin ‘affordance’ı ‘sağlayıcılığı’ yüksek...

Makinalar, araçlar, silahlar ya da bilgisayar programları tasarlarken, insan makine etkileşimini başarmak için ‘dünya bilgisi’ unsuruna dikkat etmeliyiz. Aslında bu, sosyal ticari sistemler tasarlarken ve bu sistemlerin parçası olan insanları eğitirken de geçerli.

Gözünüzün önüne getiriniz, şimdiye kadar görmüş olduğunuz bütün silahları ya da bir işaret ile harekete geçen sistemleri… Bir tabanca, bir tüfek, saç kurutma aleti, otomobil, bilgisayar ve her türlü aletin açma – kapama düğmeleri… Bunların hepsinde ismi düğme, şalter, anahtar vb. olan bir harekete geçirici alt mekanizma, bir tetik var. Bir bebek bile bir düğmeye basılması gerektiğini içgüdüleriyle hisseder. Hatta açıp kapamak eylemini bir oyun zanneder.

Tetik çok basit ve sade. Amacı, ne işe yaradığı tartışmasız belli. Ayrıca fiziki şekli, boyanışı vb. bu amacı en kolay algılanır şekilde belirtir. Eğer tetiğin harekete geçirdiği mekanizma insan hayatını etkiliyorsa bu belirginlik daha da çok.

Tasarım olarak, tetik mekanizmasının hiçbir zihinsel işlev taşımamasına dikkat edilir. Tetiği çekmek eylemi hiçbir zihinsel işlem gerektirmemeli. Silahlarda, bir de emniyet düğmesi bulunur. Emniyet mekanizması, içinde bulunulan durumu değerlendirmeyi gerektirir. Fakat bir kez emniyet açıldıktan sonra ateş etmek çok kolay olmalı.

İyi bir tetik kendisine verilen komuta en kısa sürede aynen istendiği gibi yanıt vermeli. Tetiğin hiçbir yorumlama, değerlendiriş ya da mantıksal yeteneği olmamalı. Tetik yalnızca kendisinden istenileni o anda yapmalı.

Tetiğin bu özellikleri soyutlanırsa harekete geçirici diğer mekanizmalar için de geçerli olabilir. Örneğin, acil durumlarda kullandığımız karar veriş yöntemleri normal durumlara göre çok daha sade ve sonuca yöneliktir. Ölmek üzere olan bir hastaya müdahele ederken, var olan 2-3 olasılık içinde en doğru olanı seçmek değil, en kısa zamanda hiç olmazsa bunlardan birini uygulayabilmektir önemli olan… O anda, doktorun davranışlarını belirleyen, eğitimi ve tecrübesine dayanan zihinsel bir tetiktir. O an önemli olan en kısa zamanda tetiği çekmek, tıpkı Texas’lı kovboylar gibi…

Biraz soyutlarsak, tetiklemek zihinsel olarak bir algoritma, bir mantık, bir karar mekanizmasının sonucunda bir karar verildikten sonra yapılır. İyi bir tetik ise bu karar mekanizmasından tamamen bağımsız olmalı. Önce ateş etmeğe karar vermelisiniz sonra ateş etmelisiniz… Bu ikisini yapmak için geçen toplam süre, sizin çevredeki bir tehlikeye karşı yanıt süreniz (response time). Bu süreyi nasıl minimize edebeleceğiniz ve tetik mekanizmasının zihinsel alt yapısını inceleyen bir yazımı
http://largesystems-atc.blogspot.com ‘da bir süre sonra bulabilirsiniz….

Tetik mekanizmalarının varlığını karar vermekle ilgili her durumda gözleyebilirsiniz. Çünkü bir karar vermek eldeki verileri değerlendirdikten sonra bunlar ışığında bir sonuca varmağı gerektirir. Sonuca varışı belirleyen bir TETİK mekanizmasıdır. Büyük sistemler, pilotlar, hava trafik kontrolcüleri, itfaiyeciler, askerler, doktorlar ve diğer acil durum uzmanları ‘decision making under stress’ – baskı altında karar vermek durumu ile karşı karşıya. Bu tür durumlarda doğru TETİK mekanizmalarını geliştirmiş ve hazırlamış olmak başarıya ulaşmakta kritik önemde… Bu kişilerin kendi zihinsel sağlıkları açısından da çok iyi eğitilişleri ve desteklenişleri de henüz sorumluluğu Avrupa devletleri tarafından bile tam yüklenilmeyen bir zorunluluk…

Tetik mekanizmaları günlük hayatta da zihinlerimizin vazgeçilmez unsurlarından… Tetik bir koşula bağlı olmalı. ‘Sabah 6’da uyanicam’ gibi, ya da ‘eve girmeden merdivenlerde işe ilişkin her sorunu unutacam, ta ki yemekten sonra kahvemi içerken kendimi rahat bırakınca eğer gerekirse gelebilir’ gibi … Eskilerin yeri geldiğinde ‘Niyet ettim … yapmağa’ dedikleri gibi…

Tetik ilk bakışta küçümsense hatta aşağılansa bile harekete geçirişte önemli, insan tabiatımızda farkında olmadan kullandığımız, otomatik süreçlerimiz ve bilinçaltımızla etkleşişimizde hayati bir unsur… Yanlış tetiklemeler kişisel zeminde intihardan, cinayete hatta toplumsal zeminde 1. dünya savaşının başlangıcındaki planlı suikast gibi geri dönülmez zarar ve kayıplara yol açabilir.

Tetikler yaşamın zaruri bir parçası. Tetik mekanizmaları bizden ve doğanın içinden gelen bir yetenek… İnsan beyninin, Maddenin ve toplumsal olayların tabiatında var… Mesleği ‘tetik’ gibi(interalia) komando askerleri yetiştirmek olan rahmetli babamın biz oğullarına verdiği dersler ışığında, sizden dileğim ve size tavsiyem; bu yazıyı sonuna kadar okuyabilen siz toplumumuz için bir tetikten daha iyi şeyler yapabilirsiniz, yapabilmelisiniz.

Saygılarımla.


Ali R+ SARAL

Tuesday, January 22, 2008

ÇOCUKLUĞUMDAKİ KARANLIK KORKUSU

[5] Vizual


3-4 yaşlarındaydım. Babam Mardin Nusaybin’de Jandarma komutanı idi. Evimiz Nusaybin Derbesiye köyünün tek betonarme eviydi. Köyün dışında küçük bir tepenin üzerindeydi. O zaman Nusabin’de elektrik yoktu. Geceleri zifiri karanlık olurdu. Annem babamın görevi nedeni ile biraz tedirgindi. Babam akşamları kaçakçıları kovalamağa çıkıyordu. O zaman evimizi zifiri bir karanlık sarardı. Zaman zaman evimizin tam karşısındaki mezarlıkta cenazeler defnedilirdi, karanlıkta… Yöre adetine göre… Tüylerim ürpererek gizlice seyrederdim o ışıkları, karanlıkta yürüyen grupları ve merdiven üzerinde taşınan ‘cansız’ vücutları, pek anlamadan ne olup bittiğini…

6 ay sonra annemin ısrarları sonucu, babam kariyerinden vazgeçti ve hak etmiş olduğu emekliliğini istedi. Istanbul’un o zamanki bir sayfiye semtinde bir ev aldık. Evimizin geniş bir bahçesi vardı. Serin yaz akşamlarında ön bahçede yemek yer hoş zaman geçirirdik. Hatırlıyorum, zaman zaman babam beni kasıtlı olarak arkabahçeden bir şeyler almağa yollardı. Geceleyin yalnız başına arkabahçeye gitmeye korkardım. Onlarda gülüşür, şen şakrak eğlenirdik.

Çocukluğumdaki karanlık korkum giderek azalsa da beni uzun yıllar takip etti. Zamanla, bir duyarlığa ve tedbir duygusuna dönüştü. Merak ediyorum, acaba Nusaybin’de 3-4 yaşlarında yaşadıklarım olmasa yine benzer bir karanlık korkusuna sahip olur muydum? Sanmıyorum. Olmazdım… Ama bakıyorum bir çok kişi karanlıktan çekiniyor ya da korkuyor. Bir çok farklı ve tamamen haklı nedenlerle.

Peki, öyleyse, nedir karanlığı bu kadar korku kaynağı yapabilen şey? Karanlık niye korkunçtur? Korkunç olan karanlık mı yoksa bizim içimizdeki bir şey mi korkmamıza neden oluyor? Ürküşümüze neden olan karanlığa gizli şey, acaba gerçekten orda mı, yoksa başka bir yerde mi? Sahiden, niye görmediğimiz bir şeyin başka yerde değil de, ille de, orada karanlıkta olduğunu düşünüyoruz?

Karanlığı ürkütücü yapan elle tutabileceğimiz, somut ve nesnel bir şey olmaması… Tıpkı zaman gibi… Anlaşılması zor… Tarifi zor bir şey… Hele soyut ile somut arasındaki farkı henüz bilmeyen 16 yaşından küçük insanlar için… Karanlık kapı, duvar, masa gibi dokunabileceğimiz bir nesne değil. Karanlık yorgunluk, üzgünlük, gibi bir şey… Onun zıttı olan aydınlıksa sevinç, neşe gibi… Kısacası karanlık ve aydınlık bir nesneden çok bir durum ve bir ruh hali…

Karanlık hem bir fiziki durum hem de bizim o duruma ilişkin algıladığımız ruh hali… Eğer evimizde bulunan eşya üzerine öğlen güneş ışığı düşüyorsa evimiz aydınlıktır. Eşyadan yansıyan güneş huzmeleri gözümüze kadar yeterli miktar ve güçte gelir. Fakat akşam üstü olunca giderek güneşin ışık şiddeti azalır. Önce belirli renkler solmaya ve gri olarak gözükmeye başlar. Sonra hepsi alaca karanlıkta grileşir ve tam karanlıkta kaybolur.

Maalesef karanlıkla etkileşmemiz, modern hayatta, doğadaki gibi olmaz. Bizler günlük yaşamlarımızda sık sık aniden aydınlıktan karanlığa ya da tam tersi, karanlıktan aydınlığa geçeriz. Örneğin akşam herkese iyi geceler diledikten sonra çocuk odasına giderken ilk önce aydınlıktan karanlığa sonra kendi odasının ışığını yakınca aniden karanlıktan aydınlığa geçer. Ya da geceleyin otomobil kullanırken, karşı yönden gelen arabalar sık sık gözümüzü kamaştırır.

Otomobil, uçak, herhangi bir taşıt kullanan kişiler geceleyin gece görüşü kurallarına uyarlar. Uçak pilotlarının gece uçuşu gün ışığında uçuştan farklı bir görüş tekniği içerir. Gün ışığında hedef nesneye dosdoğru bakmanız gerekir. Geceleyin, hedef nesnenin biraz yanına bakmanız gerekir. Gözünüzü oynatarak hedefi tarayışınız “merkez-dışı” görüşünüzü mümkün kılar. Geceleyin, özel bir neden olmadıkça, hedefe dosdoğru bakmamanız gerekir.

Bunun açıklayış nedeni gözümüzün ikili yapısında yatar. Huniler gün ışığında ve çubuklar geceleyin çalışır. Çubuklar hunilerin çevresinde yer alan bir çember üzerindedir. Huniler çalışmak için daha yüksek ışık yoğunluğuna ihtiyaç duyarlar ve çalışışları yarı karanlıkta durur. Çubuklar ışık yoğunluğunun 1 / 5000’inde çalışabilirler. Çubuklar karanlıkta ışıkta olduğundan 100 bin kez daha hassastırlar. Bu yüzden gece çalışırlar.

Sorun şudur; çubuklar gün ışığında ne yapar? Çubuklar gri perdelerinde bir görüntü sağlar, huniler ise renkli… Çubuklar ışığa maruz kaldıktan kısa bir süre sonra duyarlıklarını kayıp ederler. Bunun anlamı, bu az duyarlığın çevre görüntüsü için kullanıldığıdır.

Kısacası, görmek bizim kendiliğinden zannettiğimiz gibi basit bir iş değil… Görmek yeteneğimiz farklı ışık şiddetlerinde farklı miktarlarda… Yani her koşulda aynı kalitede göremiyoruz. Karanlıkta görme yeteneğimiz gündüz ışığına göre daha az… Araştırılırsa, görmek yeteneğimiz yalnız ışık şiddeti ile sınırlı değil, başka sınırlarımız daha var… Ard ard hızla hareket eden nesneleri sanki tek bir nesne hareket ediyor gibi görüyoruz örneğin…

Görmek yalnız gözün işlevleri ile sınırlı değil tabii… Beynimiz gözlerimizin gördüklerini önce algılıyor sonra anlıyor. Beynimizin görsel algılayışında da bazı sınırlarımız var tabii… Örneğin art arda çok hızlı olarak gerçekleşen iki olaydan ikincisini bazı durumlarda algılayamıyoruz, buna zihinsel göz kırpış diyorlar, bilim adamları…

Bizi Yaratanın verdiği görme yeteneklerimiz, içinde bulunduğumuz ortam özellikleri aniden değişince belirli bir uyum zamanı gerektiriyor. Karanlığa aniden girince, gözümüzdeki çubuk hücreler devreye girip huniler devreden çıkıncaya kadar kısa bir süre geçer. Karanlık bir ortama girdiğinizde zihninizin gözünüzden sağlıklı bilgiler alabilmesı için kendinize zaman tanıyınız.

Yaşam içinde, hepimiz, alışageldiğimiz koşulların aniden değişişi ile karşılaşabiliyoruz. Sorun, yalnız koşulların değişmesi değil gerçekte kendimizin de değişmesi… Çünkü biz farkında olalım ya da olmayalım, vücudumuz ve zihnimizin çalışma biçimi koşullara göre değişiyor. Küçük bir çocuk aniden kızamık oluyor, bir yazılım mühendisi proje sonunda zorlanıyor, bir pilot ve yardımcısı kötü hava koşullarında iniş yapıyor ya da uçakların çarpışmaması için onları birbirlerinden uzak tutan bir hava trafik kontrolörünün aniden önündeki radar sistemi bozuluyor…

Aniden karanlıkta kaldığınızda, sanıyorum radar görüntüsünü kaybetmiş bir hava trafik kontrolöründen öğrenip kullanabileceğiniz birkaç numara olabilir. Onun, en azından elindeki uçakların durumlarının yazılı olduğu stripleri vardır… Örneğin merdivenlerden inerken ışık sönerse düşmemek için belirli referans noktalarını, trabzanı, merdivende nerede olduğunuzu aklınızda tutmuş olmanız gerekir.

Karanlık korkulacak bir nesne değil bir durum bir ruh halidir. Karanlıkla baş edebilmek için daha önce aydınlıkta yaratmış olduğunUZ referans noktalarınız olmalıdır. Hayatta herşey kendi ellerimizde değil ama en azından ‘kendimizi bilmek’ güçlüklere karşı bizi daha güçlü kılabilir.



Ali Riza SARAL

Not: Bu yazının ana dayanakları:

1. Ali Rıza SARAL, GECE GÖRÜŞÜ: HAVACILIK İÇİN EĞİTSEL BİR BENZETİŞ
http://largesystems-atc.blogspot.com/2008/01/gece-gr-havacilik-iin-eitsel-bir.html

2. Chip HEATH and Dan HEATH, MADE TO STICK – “the curse of knowledge”
Ali Riza SARAL
, YAPIŞAN DÜŞÜNCELER, http://alirizasaral.blogspot.com/2007/04/yapian-dnceler.html

3. Kristen BROOKE BECK, HOW TO BE A DAMN SEXY MAN– “4. Let the kids turn the page”
http://kristenbrookebeck.blogspot.com/2008/01/how-to-be-damn-sexy-man.html

4. AVIATION MEDICINE, Night Flight, http://www.pilotfriend.com/aeromed/medical/night_vision.htm Helicopter Flight, http://meanwhile.com/?domain=helicfi.com
.
5. Gavrus BOGDAN, Vizual, http://gavrusphoto.blogspot.com

THE FEAR OF DARKNESS IN MY CHILDHOOD

[5] Vizual


I was three or four years old. My ‘baba’ (papa) was a military chief at Mardin Nusaybin (Syria border, southeast Turkey). Our Home was the only one built with cement in Nusaybin. It was located outside the village at the top of a small hill. Nusaybin did not have electricity at that time. My mother was a little bit nervous because of my father’s duties. My ‘baba’ had to go out to catch smugglers at nights. A deep darkness would sink over our Home those times… Sometimes would burials take place in the cemetery at distance right in front of our Home… Night burials, according to the local customs. I used to watch them secretly my hair rising… The groups walking in the darkness, candle lights, the dead being carried lying over ladders… Not really understanding what was going on…

Six months later my mother’s efforts succeeded. My father gave up his carrier. He applied for his well deserved retirement. We bought a new house at one of the then suburps of Istanbul. Our new Home had a large garden. We used to have nice evenings at the front-garden in hot summer nights. I remember, every now and then, my father used to send me to the back-garden to fetch some stuff during these night leisures. I was ‘damn’ afraid of going to the back-garden in darkness. Everybody would burst out into laughter and make fun of the situation rather than me and we would have a sweet time in the family about a small secret that belonged to us all.

Although the fear of darkness in my childhood decreased gradually, it followed me for many years. It transformed into a sensitivity and sense of prudence through time. I wonder, if I had not lived the experiences in Nusaybin at the ages of three to four, would I have a fear of darkness? I do not think so. I would not… Nevertheless, many people get nervous about darkness or fear from it. For many justifiable reasons.

OK then, what is the thing that makes darkness such a source of fear? Why is darkness fearsome? Is darkness the fearsome thing itself or is it something in ourselves that makes us afraid?
Is this secret thing located there in the darkness or is it somewhere else? Really, why do we think that something we can not see is located in the darkness, rather than somewhere else for example under the street lamp?

The reason that makes us nervous about darkness is it is not something we could hold in our hands, it is not an absolute object. Just like time… Difficult to understand… Specially difficult for people younger than age 16, who has not developed a concept about abstraction, yet. Darkness is not an object like a door, a table or a wall. Maybe it is rather something like tiredness or sadness…
Its opposite enlightenedness (aydınlık, tr) is rather like happiness, joy… In short is darkness a situation and a mood rather than an object.

Darkness is both a phsical situation and our perception of it. If sunlight falls on the furniture in our house our Home is ‘enlightened(aydınlık, tr)’. The sun light beams that are reflected from the furniture reach our eyes with enough intensity. But in the evening, the intensity of the sun light decreases. First, some colors begin to lose their liveliness and begin to appear as a shade of grey. Then, they become grey in semi-darkness and disappear in the darkness.

Our interaction with darkness in our modern lives is not the same as in the nature. We move from darkness to light and vice versa suddenly during our daily lives for many times. For example, when the child wishes ‘good night’ and goes to her room she has to go into darkness first and then open the light suddenly and then close it again… Or, when you are driving at night, the cars approaching from the other side of the road dazzle your eyes frequently.

Car, airplane or any vehicle drivers abide the night vision priciples. Airplane pilots’ night flying techniques include a different vision technique. “In daylight you have to look directly at the target object. At night, you have to look at slightly one side of the target object. Scanning the target by moving your eye permits “off-center” viewing. You should not look directly at the target object at night unless there is a special reason.”

“The explanation for this lies in the DUAL STRUCTURE OF OUR EYE’[4]. The cones work in day light and the rods at night. The rods are located on the periphary of a circle around the cones.

The cones need a greater intensity of light to function, and stop working in semidarkness.
The rods can function in 1 / 5000 th of light intensity. The cones are 100000 times sensitive in dark as they are in light. So, they work at night.”

The problem is; what do the rods do in the day light? The rods provide a grey scale view, while cones provide coloured… Rods lose their sensitivity after short exposure to light. This means less sensitivity is used only for percieving objects in the peripheral view…

In short, seeing is not as simple as we naturally presume. Our ability to see changes at different levels of light intensity… We can not see with the same quality in all conditions. Our ability to see in darkness is much less than in sun light. If explored, we can easily find that our seeing ability is not limited by only the availability of the sunlight. We have other limits also… The views of fast moving seperate things appear to us as if belonging to a single thing moving continuously, for example.

Seeing is not limited with the functions of the eye of course… Our brain first percieves then understands the things that our eyes see. We also have some limits in our brain’s visual perception naturally… We can not percieve the second event if two events happen too quick sequentially… They call this perceptional blink sometimes…

Our seeing abilities, given by the Creator, require a period of adaptation when the conditions of the environment change, the environment that we are temporarily in. When we move into darkness
suddenly, the rod cells in our eyes need some time to get activated. At these instances, give yourself sometime for your brain to get healthy-correct information from your eyes.

During the flow of times, we all experience sudden changes of things we are used to. The problem is not only the change in the conditions that we are accustomed to but also the fact that we, ouselves change. Whether we notice it or not, the way our body and mind work, changes according to the conditions that we are in. A small kid gets red spots on his skin suddenly, a software engineer approaches the end of his project, a pilot lands with his co-pilot in bad climate conditions, or an air traffic controller whose job is to keep airplanes apart from each other loses his radar system which enables him to see the skies…

When you fall into sudden darkness, I believe, there may be a few tricks that you may learn and borrow from an air traffic controller who has lost the view of airplanes on his radar. He at least has strips of papers in his hand that shows the locations and directions of his resumed airplanes... If the lights go off when you are on the stairway, you should have kept certain reference points in your mind beforehand, such as the location of the handrail, your relative position in the current floor stairs…

Darkness is not an object to be afraid of, it is a sitaution, a mental mood. To cope with darkness, you should have reference points that You have created before. We can not control everything in our lives but ‘knowing ourselves’ could make us stronger against the difficulties, at least.


Ali Riza SARAL


Note: The inspirational bases of this article lie in:

1.
NIGHT VISION: A PEDAGOGICAL METAPHOR FOR AVIATION
http://largesystems-atc.blogspot.com/2008/01/night-vision-pedagogical-metaphor-for.html

2. Chip HEATH and Dan HEATH, MADE TO STICK – “the curse of knowledge”


3. HOW TO BE A DAMN SEXY MAN– “let the kids turn the page”
http://kristenbrookebeck.blogspot.com/2008/01/how-to-be-damn-sexy-man.html

4. AVIATION MEDICINE, Night Flight,
http://www.pilotfriend.com/aeromed/medical/night_vision.htm
Helicopter Flight, http://meanwhile.com/?domain=helicfi.com
.
5. Gavrus BOGDAN, Vizual, http://gavrusphoto.blogspot.com/

Saturday, January 12, 2008

GECE GÖRÜŞÜ: HAVACILIK İÇİN EĞİTSEL BİR BENZETİŞ

[9] Peisaj




‘Kendiliğinden Hareket – Autokinesis’ gece uçuşunun özel bir görsel tehlikesi. Gece karanlığında bir noktaya ısrarla bakarsanız, bir süre sonra noktanın hareket ettiğini sanırsınız. Ya da, kendinizin.

‘Kendiliğinden Hareket’ hergün hiç farkında olmadan taşıdığımız kusurlardan yalnızca biri. Kusurlarımız ya da yetersizliklerimiz, gece görüşü gibi, yalnızca yeteneklerimizin sınırlarında değil günlük olağan faaliyetlerimiz içinde de belirir. Onlardan ne kadar çabuk kurtulursak, yaşam kalitemiz ve tadımız o kadar iyi olur.

Maalesef, yeteneklerimizi geliştirmek için değil, öncelikle onları kullanarak hayatta kalmak için yaratılmışız. Her ne şekli alırsa alsın, yaşamı iyileştirmek onu sürdürmekten sonra gelir. Vücutlarımız, yani benliklerimizin vücut-buluşları[1] bir kısmımızı kaybetsek bile hayatta kalabileceğimiz şekilde tasarlanmış.

Eğer bir kolumuzu kaybedersek, o kısa dönemdeki şoku duyduktan sonra, bir protez cihazı ile de olsa yaşamımızı sürdürebilmeliyiz ve hatta bazı durumlarda olduğu gibi kayıp kolumuzu zihnimizde sanki yerindeymiş gibi hissedebiliriz[2].

İnanıyorum ki, zihinsel ya da davranışsal bir kusur tıpkı bir protez cihazı gibi benliğimizin bir parçası haline gelebilir[3]... Bir kusur, bir şey olup dikkatimizi ona çekinceye kadar, ‘öznel’ vücudumuzun bir parçası gibidir, ama onun farkına vardıktan sonra bu kusur ‘nesnel’ vücudumuzun bir parçasına dönüşür. Artık, elimizdeki bir çiziğin farkına vardıktan sonra acısını sürekli hissedişimiz gibi…

Sorun şudur; ‘öznel’ vücuttan ‘nesnel’ vücuda geçiş acıya neden olabilir ve aynı zamanda bireyin kendi kişiliğini inşa etmek için yapmış olduğu tercihlerin karmaşık ilişkilerine zarar verebilir.

“kavramsal benzetme, yani metafor, bir düşünceyi veya kavramsal bölgeyi bir diğerini kullanarak anlatmaktır, örneğin miktarın yön cinsinden anlatılışı (örn. “fiyatlar yükseliyor”) [4]. Fazla bir şey yapmadan kimin aşağı düşeceğini beklemektense, hava trafik kontrolörleri, mühendisleri ve diğer havacılık personelinin eğitiminde benzetmeler kullanmak etkin bir eğitimsel yöntem olabilir.

Eğer gece görüşüne geri dönecek olursak; ‘gece uçuşu gün ışığında uçuştan farklı bir görüş tekniği içerir.[5]’ Gün ışığında hedef nesneye dosdoğru bakmanız gerekir. Geceleyin, hedef nesnenin biraz yanına bakmanız gerekir. Gözünüzü oynatarak hedefi tarayışınız “merkez-dışı” görüşünüzü mümkün kılar. Geceleyin, özel bir neden olmadıkça, hedefe dosdoğru bakmamanız gerekir.

‘Bunun açıklayışı gözümüzün ikili yapısında yatar’[5]. Huniler gün ışığında ve çubuklar geceleyin çalışır. Çubuklar hunilerin çevresinde yer alan bir çember üzerindedir.

Huniler çalışmak için daha yüksek ışık yoğunluğuna ihtiyaç duyarlar ve çalışışları yarı karanlıkta durur. Çubuklar ışık yoğunluğunun 1 / 5000’inde çalışabilirler. Çubuklar karanlıkta ışıkta olduğundan 100 bin kez daha hassastırlar. Bu yüzden gece çalışırlar.

Sorun şudur; çubuklar gün ışığında ne yapar? Çubuklar gri perdelerinde bir görüntü sağlar, huniler ise renkli… Çubuklar ışığa maruz kaldıktan kısa bir süre sonra duyarlıklarını kayıp ederler. Bunun anlamı, bu az duyarlığın çevre görüntüsü için kullanıldığıdır.

Bu yazının özü, gece görüşü benzetişinin, havacılar için, Obsesif Kompulsif Düzensizlik (OKD) uyanıklığı yaratmak amacıyla kullanılabileceğidir. OKD, riskli işlerde çalışanlar arasında ortak bir problem. OKD, farkında olunamayacak basit bir rahatsızlıktan, daha ciddi durumlara doğru derinleşen, gittikçe artan zihinsel bir risk. Çevrenizdeki insanların ne yaptığının farkında olmalısınız, onları uyarabilmek ve onlardan etkilenmemek için.

Henry Szechtman ve Erik Woody’nin “Bir Güvenlik Motivasyonu Rahatsızlığı olarak Obsesif Kompulsif Düzensizlik” adlı makalesi OKD’yi şöyle tanımlar:
“ Açık irrasyonelliklerine karşın, OKD belirtilerinin, “epistemik” olarak tanımlanabilecek bir başlangıç kaynağına sahip olduklarını ileri sürüyoruz – yani, başka hallerde görev tamamlanışını harekete geçirecek ve güvenlik motivasyonu sisteminin ifade bulduğu bir eylemi sona erdirecek normal “biliş duygusu” ‘nu yaratamamaktan kaynaklanırlar.[7]”

Gözün gece görüşü mekanizmasına benzer olarak, Güvenlik Motivasyonu Sistemi ‘donanımsal bağlantılı’ ‘dır. Huni ve çubukların farklı ışık şiddetlerinde çalışışları gibi belirli çeşit giriş işaretlerine yüksek derecede ayarlıdır. Gözün gece görüş mekanizmasından, büyük olasılıkla çok daha karmaşık olan Güvenlik Motivasyon Sistemi aynı zamanda “otomatik ve otonom” ‘dur ve “içine kapalı” ya da başka sistemlerin ürettiği bilgilerden görece yalıtılmıştır.”

Gece görüşü benzetişi iyi bir eğitsel örnek sağlar:
1. Zihnimizde ya da beynimizde farklı görevler için ayrı kaynaklar vardır.
2. Herhangi bir kaynak için başlatıcı ve durdurucu (homeostatik) bir mekanizma olmalıdır.
3. Farklı ve birbirleri ile yarışan görevlerle ilgili zihinsel süreçleri yöneten bir anahtar mekanizması olabilir.

Ruh haleti, duygular ve düşünüş hızı, farklı durumlarda zihinlerimizin ve beynin anahtar mekanizmasını ve açılış kapanışını etkileyebilir[8]. Doğru ruh haletini ve zaman çerçevesini seçmek doğru zihinsel kaynaklar ile doğru kararlar verişimize yardımcı olur.

Ali Riza SARAL

[1] “Phenomenological theorists distinguish between the subjective body(as lived and experienced) and the objective body (as observed and scientifically investigated). My lived body is an EMBODIED CONSCIOUSNESS which fluidly and pre-reflectively engages the world. As we engage in our daily activities, we tend not to be conscious of our bodies and we take them granted – body that is passed-by-in-silence (Jean-Paul SARTRE, 1943, Being and Nothingness)”.

[2] “Prothestic devices stretch the boundaries of the body. They create a continuity beyond the limits of the skin”(Carolien HERMANS, 2002, Embodiment: the flesh and bones of my body). “A body schema works on a subconscious level. It registers shape and posture of the body(without coming to awareness). It makes a record of the momentary relative disposition of one’s own body parts”. “Prothestic devices can be absorbed in the body schema. Just as a hammer in the carpenter’s hand is incorporated into his body schema, any virtual body part or interface(keyboard, mouse, joystick) can become part of the schema in a temporary or longlasting way…”

[3] For further reading: Embodiment and Man-Machine Interaction
http://largesystems-atc.blogspot.com/2007/07/embodiment-and-man-machine-interaction.html

[4] Wikipedia,
http://en.wikipedia.org/wiki/Conceptual_metaphor
[5] “Night flying requires a different visual technique than day flying. You can see an object best during daylight by looking directly at it. At night, however, a scanning procedure is more effective - to permit "off center" viewing of the target. In other the words, you will find after some practice that you can see things more clearly and definitely at night by looking slightly to one side of them, rather than straight at them.
The explanation for this lies in the dual structure of your eye. There are two kinds of light-sensitive nerve endings at the back of your eye: (1) the cones, which distinguish colour and require considerable light to function, and (2) the rods, which detect objects only in shades of grey but can operate in very dim light.
The cones, because they need greater intensity of light to function, are used in day vision. In fact, the cones stop working altogether in semi darkness. Millions of these tiny structures are clustered at the back of the eyeball, directly behind the pupil. Not only do they distinguish colours, they pick up distant objects.
The rods are concentrated in a ring around the cones. Being colour-blind, they see only in greys and are used in peripheral vision during the day - that is, to perceive objects in motion out of the corner of the eye. Because the rods can still function in light of 1/5,000 the intensity at which the cones cease to function, they are used for night vision. These structures are 100,000 times as sensitive in the dark as they are in sunlight. However, they do need more time to adjust to darkness than the cones do to bright light. Your eyes become adapted to sunlight in 10 seconds, whereas they need 30 minutes to fully adjust to a dark night.
The fact that the rods are distributed in a band around the cones, and, therefore, do not lie directly behind the pupils, makes "off centre" viewing important to the pilot during night flight. If, in your attempts to practice the scanning procedures mentioned previously, you find that your eyes have a tendency to swing directly toward the target, force them to swing just past it so that the rods on the opposite side of the eyeball pick up the object.
Rods lose their sensitivity after short exposure to a light source, but regain it quickly after a moment of "rest." Consequently, a prolonged blink may be enough to renew the effectiveness of your vision if you are simply using the "off centre" technique, without scanning. Remember, too, that rods do not perceive objects while your eyes are in motion, only during the pauses.”
AVIATION MEDICINE, Night Flight,
http://www.pilotfriend.com/aeromed/medical/night_vision.htm
Helicopter Flight, http://meanwhile.com/?domain=helicfi.com

[6] Ali Riza SARAL,
Kapanmayışlar,
http://largesystems-atc.blogspot.com/2007/01/kapanmayilar.html
Kapanışlar, http://largesystems-atc.blogspot.com/2006/11/kapanilar.html

[7] “We hypothesize that the symptoms of obsessive-compulsive disorder (OCD), despite their apparent non-rationality, have what might be termed an “epistemic” origin – that is, they stem from an inability to generate the normal “feeling of knowing” that would otherwise signal task completion and terminate the expression of a security motivational system.”

“The psychological experience of compulsion is not well defined (Reed, 1985, p. 119), but nevertheless one can conceive of two broad mechanisms that would produce the intrusiveness and urgency characteristic of OCD symptoms. One is a pathological intensity of excitation of the particular thoughts, ideas or actions. The other is a relative failure of the systems that normally terminate such thoughts, ideas or actions.”

“Security Motivation System - … Such modular systems are innately specified and hardwired, highly tuned to certain kinds of input, comparatively automatic and autonomous, and “encapsulated,” or relatively isolated from information developed by other systems.“

“2. The system is readily activated, responding to even a slight chance of danger, and once activated, it has a long half-life, being slow to deactivate despite changes in the environment that feed into the appraisal process (Curio, 1993; Marks & Nesse, 1994; Masterson & Crawford, 1982). This easy-to-turn-on, hard-to-turn-off quality makes sense evolutionarily, because repeated false alarms are much less costly than even a single failure to prepare for upcoming danger.”

“Similarly, we hypothesize that an internally generated feeling of knowing provides not only a
phenomenological sign of goal-attainment but is also the physiological mechanism that actually
shuts-down security motivation.”

“An internally generated “feeling of knowing” (termed “yedasentience”) provides a phenomenological sign of goal-attainment and has as its consequence the termination of thoughts, ideas or actions motivated by concerns of harm to self or others. Failure to generate or experience this feeling produces symptoms characteristic of OCD.”

“Instead, according to the present model, the underlying problem is lack of closure -- the inability to turn off security motivation, which drives security-related thoughts, through the normal route of performing specific security-related behaviors.”

Henry Szechtman, McMaster University, Erik Woody, University of Waterloo, Obsessive-Compulsive Disorder as a Disturbance of Security Motivation,
http://inabis98.mcmaster.ca/reprints/MS02-082.pdf

[8] “The mechanics of the thinking process is affected by our emotions. Switching from one context to another, the rate of changing subjects, the amount of concentration, the depth of thinking through different abstraction levels, getting obsessed to solve the problem, thinking speed are dramatically affected by the affective situation we are in while thinking… “The various glands of the endocrine system release hormones into the bloodstream that have effects on specific sites in the brain, including those involved in emotion” says Cornelius [5] . A careful observer can notice that there are different working speeds of thinking in our brains. Our brains work in a slow mode when we are doing something related with safety or security(but not related to emergency) where as our ideas fly when we are doing something sentimental or dreaming… Thinking speed helps us to switch from one processor to another in our multiprocessor brain. Feelings and selecting the right mood help us to choose the right processor (or combination of processors) to do the ‘thinking’.”

Ali Riza SARAL, “Do Computers Feel?”,
http://largesystems-atc.blogspot.com/2007/12/do-computers-feel-1500words.html
.
[9] Gavrus BOGDAN, Peisaj, http://gavrusphoto.blogspot.com/