Wednesday, February 11, 2009

YOĞUN DİKKATTEN SONRA RAHATLAMAK - 1

Yoğun dikkat gerektiren yorucu bir günün sonunda rahatlamak için neler yapılabilir? Normal işlerde çalışan kişiler bile bazı yoğun günler işten sonra rahatlamak o günü unutmak için çaba harcamak zorunda kalırlar. Bu yazı rahatlamak için kullanılabilecek bazı teknikleri açıklayan bir dizi yazının ilki… Odaklı(focal) ve çevresel(ambient) görüş çeşitlerini ve bunların rahatlama ile ilgisini ele alacak 1. yazıdan sonra zihinsel enerjinin boşa harcanış şekilleri ve hayal edişin işlevini ele alacağım. Son olarak Sartre’ın ‘Hayal ve Bilinç’ (Imagination and consciousness) adlı makalesinden faydalanarak yoğun dikkatten kurtulmak ve rahatlamak için bir teknik önereceğim.

Bütün gün bilgisayar başında çalışan mühendisler, hava trafik kontrolörleri, büyük sistem operatörleri çoğunlukla uzun süre için dikkatlerini belirli bir noktaya ya da alana toplamak zorundalar. Uzun süre dar bir alana dikkat toplayan kişiler dışarı çıktıklarında geniş alanlara ve uzağa bakmakta zorlanırlar.

Görmeğe yönelik zihinsel işlemlerimiz iki türdür: focal – odaklı ve ambient – çevresel. Odaksal görüş hemen hemen her zaman gözümüzde rod-çubuksuz bir bölge olan fovea ile ve ince ayrıntılar, desen tanınması(pattern recognition) örn. yazı okumak, küçük nesnelerin ne olduklarının belirlenişi ile ilişkilidir. Çevresel görüş genellikle merkez değil etraftaki şeylerin görülmesi ile ilgilidir ve orientation-yön duygusu ve ego motion – kendi hareketimizi yön ve hız olarak hissetmek için kullanılır[1].

Focal ve ambient görüş yeteneklerimiz ve zihinsel kaynaklarımız etkin bir şekilde birbirlerini tamamlar.
Örneğin bir koridordan aşağı yürürken elimizdeki kitabı okuyabiliriz ya da otomobil kullanırken sokak tabelalarını okuyabiliriz. Bu durum onların aralarında etkin bir zaman bölüşümü olduğunu, farklı beyin yapıları tarafından icra edildiklerini bilgi işlem karakteristiklerinin farklı olduğunu gösterir[1].

Focal ve ambient görüşler arasında etkin bir zaman bölüşümünün ambient görüşün esasen bir otomatik süreç olmasından kaynaklandığı ileri sürülmektedir[1]. Uzun süreler söz konusu olduğunda bir bilinçli süreç olan odaklı görüşün yarattığı zihinsel yorgunluk bir otomatik süreç olan ambient görüşün yükü alışı ile dinlendiriliyor olabilir. Burada sorun, uzun süreli yoğun dikkat durumunda ortaya çıkar. Yoğun dikkat otomatik süreçlerin devreye girmesini engeller. Böylece, zihnin görüş mekanizmasının doğal dengesi ile dinlendirilişi imkansız hale gelir. Otomobil kullanmanın bazı durumlarda zihni dinlendirmesi otomatik süreçlerle dikkat odaklanmasını dengeli bir şekilde kullanışı ile ilgili olabilir.

Zihnimizin görsel veri işleyiş şekli bütünsel veri işleyiş şekli hakkında kuvvetli ipuçları verir. Focal ve ambient görüş mekanizmalarımız soyut anlamda belirli bir konuya odaklanmak ve bu konuyla ilişkili şeyleri içeren çevre kavram ve nesneleri otomatik olarak hissetmemiz ile ilişkilendirilebilir. Örneğin bir kişiye baktığımızda ona güven duymamızı sağlayan beynimizin ambient gibi işleyen mekanizmalarıdır.

Oturduğunuz yerden masanın altındaki halıya baktığınızda, desenlerin bir kısmı masanın ayaklarının arkasında kalsa da siz sanki tüm halıyı görüyormuş gibi algılarsınız durumu. Beyniniz desenlerin geliş şeklinden, devamlarını çıkartır ve siz onları görmeseniz de görüyormuş gibi hissedersiniz[2]. Desenlerin tamamlanması ambient görüş ve beynin daha genel otomatik işlem yapış süreçleri ile ilgili olabilir.

Bir nesneyi gördüğümüzde zihnimiz öncelikle onun görsel yanları ile ilgilenir. Eğer eksik gözüken yerleri varsa uygun devam(good continuation) ile bunları tamamlar. Zaman uzadıkça bu sefer o nesne ile ilgili semantic ağaç nesneleri tetiklenmeğe başlar. Bir nesne algılama belleğinde bir minimum süre kaldıktan sonra, otomatik olarak işleme belleğine(working memory) geçer ve böylece kendisi ile ilgili semantic bağlantıları tetiklemeğe başlar[3].
Bir insan gördüğünüzde siz dikkatinizi onun üzerinde toplamasanız bile onun boyu, elbiselerinin rengi, fiziki özellikleri daha sonra erkek mi bayan mı, yaşı, yabancı yerli, ve giderek daha soyut özellikleri tetiklenir ve sizin dikkatinize hazır hale getirilir. Sartre’ın desenlere ilişkin verdiği görsel tamamlama, aslında daha soyut olan genel zihinsel tamamlama için de geçerlidir.

Dikkat toplamak aslında bakmağa zaman tanımaktır. Eğer sabit bir şeye bakar ve bunu uzun süre sürdürürsek dikkatimiz o nesne üzerinde toplanır. Göz kırpış sayımız azalır hatta nefesimiz bile yavaşlar… Uzun süre yoğun dikkatle çalışan bir yazılım ya da büyük sistem mühendisi bunu yaparken fiziki olarak bile zorlanır. Mühendis dikkatini belirli bir konuda ve daha özelde belirli bir probleme ilişkin sorunlarda odaklayarak o konuya ilişkin bilgilerini semantik olarak ilişkilendirir. İteratif olarak ta ilerleyen bu süreç sonuçta bir çözüme yakınsar. Bir hava trafik kontrolü sisteminde tek bir satır yazılım değiştirmek için bile o değişiklikle ilgili bütün sistemin taranması ve fonksiyonel sonuçlarının analiz edilmesi gerekir. Bu süreç 6 aya kadar varabilen uzun süreli yoğun dikkat çabası gerektirir.

Yalnız uzun süreli yoğun dikkat gerektiren işlerde çalışan kişiler değil final sınavlarına hazırlanan öğrenciler bile
günlük çalışmadan sonra yoğun dikkatten rahatlamak sorunu ile karşı karşıyadır. Her kişi sezgi ve tecrübe ile iyi kötü bazı şahsi teknikler geliştirir bu konuda… Sorun büyük sistem operatörleri gibi profesyonel kişilerin bu teknikleri sistemli bir şekilde öğrenmeleri ve uygulamaları gerekliliğinde…

Yine görmek metaforuna dönersek. Bir şeye dikkatimizi toplar ve one dik dik bakarsak, giderek bakış odağımızın daraldığını, konsantrasyonun had safhada arttığını, öte yandan ambient’ın da arttığını ve biraz sonra bulanık bir görüntüye geçtiğimizi ve gözümüzün daldığını fark edersiniz. Doğal bir kontrol mekanizması var.

Görerek ve bakarak konsantrasyon düzeyimizi ayarlarız. Normal hayatta bunların doğal olay akışı içinde birbirlerini dengeleyişi zihnimizin düşünme hızını da ayarlar[4]. Düşünsel gelişmemizin başlangıcında görmek yatar. Sistemli görmek ve bakmak uzun süreli yoğun dikkatten rahatlama teknikleri bulmak için bize bazı ipuçları verebilir.

Odaklanmış bakış esaslı yoğun dikkatli çalışmadan sonra çevresel görüşün otomatik meknizmalarına daha çok şans tanımak gerekir. Geniş manzaralı uzaklara bakılabilecek ufuk çizgili bir mekanda 3-4 saat geçirmek faydalı olabilir. Yüzeyi değil derinliği seyretmek, nesneleri değil onların birlikte oluşturdukları hacmi seyretmek iyi gelebilir. Nesneleri bağlamları içinde seyretmek, görünmeyen yerlerini hayal etmek…

Odaklanmış fakat soyut kavramlara yoğunlaşan görsel olmayan işlerden sonra ise yine geniş manzaralı uzaklara bakılabilecek ufuk çizgili bir mekanda 3-4 saat geçirmek faydalı olabilir. Fakat derinliğe değil yüzeyde gözükenlere bakmak, nesneleri ilişkilerinden koparıp yalnız başlarına izlemek, herşeyi yüzeye çıkarmak gerekir...

Referanslar:
[1] Wickens, C. D., “Multiple Resources and Performance Prediction”, University of Illinois at Urbana-Champaign, Institute of Aviation USA
[2] Sartre, J. P., “Basic Writings - Imagination and Emotion, The Psychology of Imagination, Consciousness and Imagination”, Edited By Stephen Priest, Routledge, 2005
[3] Saral, A. R., “Düşünüş Durağanlığı”, http://largesystems-atc.blogspot.com/2008/09/dn-duraanlii.html
[4] Saral, A. R., “Farklılaşan Beyin”, http://largesystems-atc.blogspot.com/2007_09_01_archive.html

Bazı kaynaklardan alıntılar:
[1] Multiple resources and performance prediction
CHRISTOPHER D. WICKENS*
University of Illinois at Urbana-Champaign, Institute of Aviation Willard Airport, Aviation
Human Factors Division, Aviation Research Laboratory, 1 Airport Road, Savoy, IL 61874,
USA
Keywords: Attention; Performance; Time sharing workload.

4.3. Visual channels
In addition to the distinction between auditory and visual modalities of processing, there is good evidence that two aspects of visual processing, referred to as focal and ambient vision, appear to define separate resources in the sense of
(a) supporting efficient time-sharing,
(b) being characterized by qualitatively different brain structures, and
(c) being associated with qualitatively different types of information processing
(Leibowitz et al. 1982, Weinstein and Wickens 1992, Previc 1998).

Focal vision, which is nearly always foveal, is required for fine detail and pattern recognition (e.g. reading text, identifying small objects). In contrast, ambient vision heavily (but not exclusively) involves peripheral vision, and is used for sensing orientation and ego motion (the direction and speed with which one moves through the environment). When we successfully walk down a corridor while reading a book, we are exploiting the parallel processing or multiple resource capabilities of focal and ambient vision, just as we are when keeping the car moving forward in the centre of the lane (ambient vision) while reading a road sign, glancing at the rear view mirror or recognizing a hazardous object in the middle of the road (focal vision).

Aircraft designers have considered several ways of exploiting ambient vision to provide guidance and alerting information to pilots, while their focal vision is heavily loaded by 166 C. D. Wickens perceiving specific channels of displayed instrument information (Stokes et al. 1990, Liggett et al. 1999) It is appropriate to ask whether the successful time sharing of focal and ambient visual tasks results because ambient vision uses separate resources, or because it uses no resources at all; that is, processing from ambient vision may be said to be 'preattentive' or automated. At the present time, insufficient data exist to answer this question, as few researchers have attempted to examine dual task performance of two ambient tasks. One study (Weinstein and Wickens 1992), however, did suggest that the second (pre-attentive/automatic) explanation offered above may in fact be the more correct one.

[2] Jean-Paul Sartre: Basic Writings, Edited By Stephen Priest, Routledge, 2005
Imagination and Emotion, The Psychology of Imagination, Consciousness and Imagination

P 95
For an objects or any element of an object there is a great difference between being grasped as nothing and being-given-as-absent.

For instance, the arabesques of the rug I am viewing are both in part given to my intuition. The legs of the arm chair which stands before the window conceal certain curves, certain designs. But I nevertheless seize these hidden arabesques as existing now, as hidden but not at all as absent. … I grasp what has been given me of their continuation.

It is therefore in the way in which I grasp the data that I posit that which is not given as being real. Real by the same right as the data, as that which gives its meaning and its very nature. Likewise the successive tones of a melody are grasped by appropriate retentions as that which makes of the tone now heard exactly what it is. In this sense, to percieve this or that real datum is to percieve it on the foundation of total reality as a whole.”
P96
“If I want to imagine the hidden arabesques, I direct my attention upon them and isolate them, just as I isolate on the foundation of an undifferentiated universe the thing I actually percieve. I cease to grasp them as empty but constituting the sense of the percieved reality, instead I present them to myself, in themselves. But at the moment that I cease to concieve them as continuous present in order to grasp them in themselves, I grasp them as absent. Of course they really exist over there, under the chair , and it is over there that I think of them, but in thinking of them where they are not given to me, I grasp them as nothing for me. Thus the imaginative act is at once constitutive, isolating and annihilating.

Monday, February 02, 2009

KENDİNİ TEKRARLAYAN OLAYLARIN İZLENİŞİNDE GÖZLEME ARALIĞININ ROLÜ

Bu yazı Kendini Tekrarlayan Olayların izlenişinde gözleme aralığı konusunu inceleyecek.

Kendini Tekrarlayan Olayların Doğası Üzerine adlı yazımda periyodik olarak gerçekleşen bir olayı

f( t ) = { U( t – tbaş + k T ) – U( t – tson + k T) k e N; t ,T e R ve T = sabit } ( Formul 1)

Gerçek hayatta ise periyodik değil aşağıdaki gibi tanımlayabileceğimiz belirli sınırlar içinde rasgele tekrarlanan olaylar söz konusu.


f( t ) = { U( t – tbaş + kbaş(t) Tbaş(t) ) – U( t – tson + kson(t) Tson(t))
k(t) = { kn kn e R , n e N ve n <>
İzleyici bir olayı, örneğin radar ekranında bir uçağın belirip belirmediğini, hiç aksatmadan düzenli aralıklarla izler.
Şimdi izleme fonksiyonu ile tekrarlanan olay fonksiyonlarını üst üste koyalım.
İzleme fonksiyonunun başarıyla sürebilmesi için izleme-gözleme işlevininen azından belirli bir sıklıkla icra edilmesi gerekir.
Örnekleme teoremine göre birbirine eşit aralıklarla yerleştirilmiş ayrık örnekler eğer izlenen işaretin iki misli sıklıkta örneklenmişse sözkonusu işareti tam olarak temsil edebilir[1]. Bir izleyicinin olayın olduğunu kaçırmaması için yaklaşık olay periyodunun yarısı kadar süre aralıklarla yoklaması, kontrol etmesi gerekir.
Yukarıdaki şekillerde, bir olayın sonu ilgi süresinin başlangıcında çok kısa bir süre devam ederse ne olur? Kısacası, bir olaya ilgi gösterilmesi için bir de minimum algılama süresi tanımlanmalıdır. Radar ekranında çok kısa bir süre belirip kaybolan bir nesne kontrolör tarafından algılanmayabilir. Kontrolörün belirli aralıklarla izleme sıklığı (örneklemesi) eğer çok arttırılırsa bu sefer algılama süresi nedeni ile bir an için olan bir değişikliği gözden kaçırabilir. İzleme sıklığı yine örnekleme teoremine göre algılama süresinin iki mislinden az bir periyoda sahip olmamalıdır. Sağlıklı izleme sıklığı üstten ve alttan sınırlıdır.
İzleme fonksiyonunun başarısı için izlenim örnekleme sürelerinin olay tekrar sıklığına göre ihmal edilebilir olması gerekir. İzlenim örnekleme sürelerinin trafik yoğunluğuna, trafik durumuna ve kontrolör görev süresine göre değişeceği unutulmamalıdır. Bunun yanında algılama süreleri de trafik durumuna ve kontrolör görev süresine göre değişir.
Modern bir ATC sistemi kontrolör algılama süresini ve izleme örnekleme sıklığını ölçmeli ve legal recording’e kayıt etmelidir.
REFERENCES: [1] Nyquist–Shannon sampling theorem
The Nyquist–Shannon sampling theorem is a fundamental result in the field of information theory, in particular telecommunications and signal processing. Sampling is the process of converting a signal (for example, a function of continuous time or space) into a numeric sequence (a function of discrete time or space). The theorem states:[1]
If a function x(t) contains no frequencies higher than B
cps, it is completely determined by giving its ordinates at a series of points spaced 1/(2B) seconds apart.
Introduction
A signal or function is bandlimited if it contains no
energy at frequencies higher than some bandlimit or bandwidth B. A signal that is bandlimited is constrained in how rapidly it changes in time, and therefore how much detail it can convey in an interval of time. The sampling theorem asserts that the uniformly spaced discrete samples are a complete representation of the signal if this bandwidth is less than half the sampling rate.

Friday, January 16, 2009

ZITLAŞMAK

Mücadele Teknikleri III

Babamız Hasan SARAL(*)’ın anısına.

Sorunlardan kaçamazsınız. Belirli bir an geldiğinde onlarla yüzleşmek zorundasınız. Sorunların üzerine gitmek gerekir ve daha bir çok alışageldiğimiz ifade yüzleşmek – confrontation eylemini ele alır. Zıtlaşmak herhalde yüzleşmenin özel bir hali olarak değerlendirilebilir. Zıtlaşan kişi bazan mantık dışı olabilecek şekilde yüzleştiği kişinin yaptığı ya da söylediğinin tersini yapar ya da iddia eder.

İnanıyorum ki zıtlaşmak Türk kültürünü derinden etkileyen önemli bir unsurdur. Türkiye’nin kalabalık bir şehrinde sokağa çıkıp biraz yürüyün ne demek istediğimi kolaylıkla gözleyeceksiniz. 1960’larda ilk okul kitaplarında dereyi önce geçmek için birbirleriyle boy ölçüşen iki keçinin zıtlaşmak yüzünden derenin üzerindeki ince köprüden aşağı düşüşleri anlatılırdı. Hala değişen fazla bir şey yok…

Zıtlaşmağı besleyen bir başka olgu da tepkisellik. Birisi bir şey yapınca hemen karşı taraf ona yanıt olarak başka bir şey yapıyor. Birisi kurallara aykırı olarak korna çaldı mı diğeri ona tepki olarak korna çalıyor – sonuç ikinci kişiyi rahatsız eden şey mantık dışı olarak tekrarlanmış oluyor.

Pekiyi, olaylarla yüzleşmekten kaçmak, olayların üzerine üzerine gitmemek her zaman yapılması gereken midir?
Tabii ki değil… Örneğin eski Hunlar saldırı ve baskında iyiydiler[1]. Avar Türkleri ise ‘Taarruz ve ani baskınlarda son derece başarılıydılar ancak’[2]… ‘inatçılıkları ve cesaretleri sayesinde…’ Hunların düşmanı kuşatırken kullandıkları şaşrtma taktikleri, ayışığında gece baskınları vb. [1] belirgin özellikleriydi.
Eğer eski Hunlara kadar giden Türk tarihi ve öncesi biraz incelenirse görülür ki göçebe yaşayan bir kavimler topluluğu zorda kaldığında engin Orta Asya çöllerine geri çekilen sonra da kendi uygun gördüğü anda topladığı kabilelerle Çin’e Roma İmparatorluğuna ve diğer ülkelere saldıran bir sisteme sahip. Bu sistemde seçilen doğru anda düşmanın üstüne gitmek önemli. Dolayısıyla hala insanlarımızın yaşamında zıtlaşmak, boy ölçüşmek gibi eylem ve tavırların önemli olması tesadüf değildir, inancındayım. Türkiye’nin modernleşmesi için Türk kültürünün binlerce yıl önceye dayanan zıtlaşmak kültürü gibi öğelerini değişen dünya koşullarına göre yeniden şekillendirmemiz ve yapıcı şekilde milletimize katkıda bulunmasını sağlamalıyız.

Modern yaşam, şehirli ve sanayileşmiş yaşam, iletişimin bütün dünyayı bir köye çevirdiği yaşam… karmaşıklığı nedeni ile zaman tanımağa azami önem yükler. Olayların açılması, gelişmesi için zaman tanımalısınız… Bırakın karşınızdaki insan konuşsun, kendini enine boyuna ifade etsin. Böylece sizde onu ve görüşlerini daha iyi tanıyabiliniz. Hunların başarısında sabırlı ve disiplinli olmalarının büyük payı vardı. Yabancı milletlerin gözlemcileri, çok sayıda bile olsalar Hunların beklemeyi bildiklerini ve gürültü yapmadıklarını, sessiz bir şeklide oldukları yerde durduklarını anlatır. Tepkisellik, yanıt vermekte acele etmek, kavramların çok derinleştiği ve hemen herşeyin birbiri ile çeşitli ilişki içinde olduğu günümüzde başarısızlığa yol açar.

Konuya teknoloji açısından bakarsak… Örneğin havacılıkta zıtlaşmamak çok önemlidir. Bazı askeri durumlar haricinde tabii… Maalesef, ülkemizde son birkaç uçak kazasına kötü hava koşullarında pilotların inmeğe ısrar etmesi, olumsuz koşullarla zıtlaşması etkin olmuştur, diğer etkenler yanında… Ülkemizin giderek artan bir sayıda, nükleer santral, çeşitli elektrik santralları, hızlı trenler ve diğer büyük sistemlere sahip olduğunu düşünürsek zıtlaşmak kültürünü yalnızca tüm tarafların kazanacağı ve faydalı olacağı koşullarla sınırlamak ne kadar çok önemlidir? Düşününüz.

Ülkemizde mühendislik eğitiminde HCI-Human Computer Interaction ya da ergonomics, man machine interaction gibi konular küçümsenmektedir. Bu büyük bir yanlıştır. Stanford Üniversitesinin kullandığı bir HCI kitabı ‘relaxed attention’ öğretmektedir öğrencilerine… Olaylarla yüzleşmek yalnız başına yeterli değildir eğer amacınız rakibinizi o an gırtlaklamak orada bitirmek değilse amacınız… Amaç eğer birlikte yaşamak ve zenginleşmek, mutlu olmak ise rakibinize, olaylara zaman tanıyınız, düşünmeleri ve hareket etmeleri için boş alan bırakınız. Uygarlık boşluk bırakmak sanatıdır. Konuşurken arada biraz susunuz ki eğer diyeceği bir şey varsa muhatabınız kendini ifade edebilsin. Zor sorunların çözümü mühendisin kendi kafasına, hatta ekibin ortak bilincine zaman tanımasını zorunlu kılar. Olmayan bir şeyi zorlamak onunla zıtlaşmak günümüzde artık pek geçerli değildir. Olmayan şeyi zorlama! Geri çekil bir nefes al sonra tekrar devam edersin!

Eğer dikkat edilirse zıtlaşmanın altında yatan kimin dediğinin olacağı ya da kimin baskın olacağıdır. Toplumumuzda maalesef baskınlık konusunda yukarıda açıkladığım eski kültürel kaynaklardan gelen çok ciddi ve yaygın bir baskınlık sorunu vardır. Baskınlık çok eski zamanlarda toplumumuzun başarısını ve zenginliğini sağlayan köklü bir özellikken günümüzün modern yaşamında başarısızlığımıza neden olmaktadır. İşin kötü yanı, basın ve mediamızın bu konudaki eğitici katkıları gülünç denebilecek çok yetersiz bir seviyede…

Eric BERNE[3] her insanın içinde çocukluk döneminden kalan bir çocuk kişilik, yine aynı dönemden kalan , anne-babasının ona yaptıklarını yansıtan bir ebeveyn kişiliği ve kendi geliştirdiği yetişkin kişiliği olduğunu söyler. İnsan davranırken, zaman zaman çocuklaşır, zaman zaman çevresine babası gibi yukarıdan öğretici dersler verir, zaman zaman da kendi kişiliği ile karşısındakileri eşit seviyede muhatab alarak konuşur. Burada kanımca, baskınlık ebeveyn rolünde orataya çıkıyor ve nesilden nesile naklediliyor.

‘Ne olur yani, ben baskınım baskındım ve baskın kalcam’ diyebilirsiniz. Ya da Hunların muhteşem tarihi hakkında almış olduğum birkaç örneğe dayanarak, beni yargılayıp, Türk kültürünün ve tarihinin kusursuz olduğunu ve o hali ile hala kusursuz olacağını düşünebilirsiniz.

Değişen zamana uymak zorundasınız. Üstelik bunu yapmak için Avrupa Birliği gibi bahaneler, payandalar kullanmak ta fayda vermez. Türkiye, diğer Türki ülkelerle birlikte Türk kültürünü değişen modern dünyanın gereklerine göre değiştirmeği başarmak zorunda.

Türk kültürü savaş helikopteri pilotları gibi BİRBİRLEŞİM(intersubjectivity) [5] kavramını öne çıkarmalı ve eski baskınlık kültürü yerine BİRBİRLEŞİM KÜLTÜRÜnü geliştirmelidir.

Ali R+ SARAL

(*) Zıtlaşmamak ve gerektiğinde sorunların üzerine gülerek gitmeği komanda eğitim subayı babamdan öğrendim.

[1] Prof Dr Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 90.
[2] Marcel BRION, Asya ve Avrupa’da Hunlar, s. 160
[3] Robert Mc. KIM, Experiences in Visual Thinking, s.38.
[4] Eric BERNE, M.D., Games People Play, The Basic Handbook of Transactional Analysis
[5] Barbara E. Holder, Cognition in Flight:Understanding Cockpits as Cognitive Systems


"Upon returning from a night training flight, an SH60-B helicopter was approaching its
ship at 1600 feet in preparation for landing when a report of a sinking boat in the area
prompted the crew to join a search and rescue effort. While the pilot flew the aircraft, the
copilot tried to locate the sinking boat using the aircraft’s multi-purpose display. The
aircraft began descending at 1400 feet per minute. The pilot had intended to level off at
200 feet of altitude but became preoccupied with locating the position of the distressed
boat on the multi-purpose display. The helicopter entered the water. The crew escaped
with minor injuries, but the aircraft broke up and sank.

P 132.
Instructors did report that they could sense when a crew was in tight
coordination but couldn’t say why or how they did it. Both coaching and dominance
have asymmetrical representation flow patterns that center on one individual.
Intersubjectivity has symmetrical representation flow patterns making it less obvious to
an observer. Perhaps that is why there isn’t a clear training term for it and why
instructors don’t know how to talk about it.

In case studies 3 and 6 pilots established intersubjective understandings. These
understandings are observable in the interactions between pilots, they complete each
other’s sentences, abbreviate words, and perform future tasks. The pilots understand
each other’s actions and abbreviation without having to ask for clarification. The
emergence of an intersubjective interaction typically begins with both pilots working in
coordination and it strengthens their coordination.

Crew coordination is a skill that needs to be conveyed to pilots in an explicit
manner. Teaching pilots how and when to coach each other would be a good start and
introducing team accountability into grading practice would soften the emphasis on
individual achievement that is prevalent in navy culture."

Thursday, January 15, 2009

TO TRANSCEND THE GLASS

Many times that I have stood in front of a toy seller’s shop, had this small boy in me wished to transcend the glass shield and reach out to one of the toys on the display. Although light can pass through the glass we can not. This feeling that you feel against the seperating property of a shield of glass, the feeling of powerlessness because of the inability to reach something you yearn for hurts me deeply. On the other hand, “one should not reach out to the things he is not able to catch” says our parents.

As the years pass by, notices one that our lives are divided with glass shields, a compartment next to another… Sometimes there exists nothing, not even a glass shield between. Somebody new born to this system of life does not notice these ‘glass’ compartments in the beginning, only till he tries to reach something he does not deserve…

To speak is a privelege of this type. When you look around everybody talks. It’s just as simple as happening by itself without any effort… But, when it is up to you to speak to a foreigner, to a teacher, to a supervisor or to one of your students or a farmer, just try and see what happens… One notices that it is not as simple as it looks to speak to others, just like does a small kid who tries to reach something higher than his own height…

Imagine a child aged around two years old! He can understand what’s going on around him. He keeps track of every close thing . He is even aware that he is a seperate being which owns its own life. But he cannot speak… An unseen shield of glass stops his voice to be heard when tries to speak… He is aware that he has a voice. He does not know what he cannot do. He tries to reach out to and touch things that only his words could touch. He fails. He does not succeed because there is an unseen transparent thing between. Indeed he tries to find what that is. At the end, he does find it. A few words come out of his mouth. Something like “mom, dad”… The foundations of the structure which have been laid underneath will help him stand up for the rest of his life. This is the name of the thing that stands between him and others: SELF.

Each person who succeeds to speak lives similar difficulties a couple of more times in their life. The most striking example of these situations is learning the first foreign language. Specially if one goes to a country of which language he does not know well and learns it slowly day by day like a small kid, this situation becomes quiet similar to the process in his very childhood. Psychological problems that may appear in people living abroad may have substantial relation with this phenomenon. If scrutinized, schizophrenia and other similar problems have some roots in this difficult period of life around 2 years old.

Many have English as a second language in Turkey. Unfortunately, as one of my visiting European colleagues has mentioned ‘Everybody speaks Turkish in Turkey, but all does so badly.’ Hence we are a society who can speak the second language not so good. OK, what happens if one tries to learn the 3rd and even 4th languages as many do in Europe? Unfortunately, the number of people who knows this, who has tried and succeeded are very few in Turkey compared to key European countries. When pushed to learn the 3rd language your second language begins to waver, you begin to forget some words etc… When pushing the 4th language the grammar difficulties in every language including your mother tongue may appear… You forget words, or mix languages using French words in English etc. Even worse is,you think you are speaking your native tongue when speaking an other language, your students although benefiting from this, politely make fun of it. The worst, because of not knowing which language to listen while passing people are speaking on the street you may think some Germans are speaking quiet good Turkish. The rest of your life, you hear French, German, English words in the noise that you hear…

Foreign language education is a strategically important subject in our country. Around our country lies Greek, Bulgarian, Serbian and other ex-Yuogoslavian, Romenic, Hungarian, Russian, Ukranian, Moldovian, Checnic, and other ex-Russian, Armenian, Persian, Arabic speaking countries. From the European perspective we have to count English, French, German, Italian and Spanish to name a few… Turkey can succeed against this great challenge by only good organization, planning and specialization, not by acts of good luck.

The complexity of the Turkish geography surrounded with oceans has created the obligation of a closed culture in a single umbrella language and culture. The physical largeness and the neessity to keep everything in order has caused the development of practices that may not be in parallel with Europe for many centuries…

Turkey tries to improve her relations with the European Union primarily for economical obligations. But similar to the child learning to speak for the first time Turkey has communication difficulties with Europe. The struggle to express her own concerns and convince her counterparts to give her deserved rights, is driving Turkey to redefine and find herself anew in the 21st century world. When mixed with the effort to reown her own culture coming from the past, the effort to transcend the invisible glass between Europe and Turkey, pushes the Turkish society to the limits of her cultural and sipiritual strengths. An adventure initiated by economical obligations is having much wider and unforeseen effects on our society driving her to the limits of healthy development.


Saturday, January 03, 2009

ON THE NATURE OF PROBLEMS

Fighting Techniques II

To the memory of our father Hasan SARAL.


“the chemist Kekule came upon one of the most important discoveries of organic chemistry, the structure of the benzene ring, in a dream. Having pondered the problem for some time, he turned his chair to the fire and fell asleep:’Again the atoms were gamboling before my eyes…. My mental eye…could now distinguish larger structures…all twining and twisting in snkae-like motion. But look! What was that? One of the snakes had seized hold of its own tail, and the form whirled mockingly before my eyes. As if by a flash of lightning I awoke.” The spontaneous inner image of the snake biting its own tail suggested to Kekule that organic compounds, such as benzene, are not open structures but closed rings[1].”

Everyday, we fight with many difficulties of many kinds. Some of these are as simple and short as loosening of the shoelaces. Some of them are as difficult and long as making an invention and some of them as abrupt and serious as a traffic accident… If you have a look at the many problems that we fight with you will notice that we can categorize them and their solutions in different groups. Although these groups may carry similarities in their quantity, quality and content attributes, their use by individual persons and the importance assigned to them may differ. Also, even though the problems and their solutions may be similar the personalities of the individuals that they interact may cause them to appear different.

Studying the nature of problems makes it possible for us to solve similar problems easily and also understand ourselves better We can categorize problems in various ways. For example, problems that repeat endlessly are called chronic in medicine. I am afraid, some of our political problems may be called the same. On the other hand some problems are seasonal. For example, opening the streets to transportation by cleaning the snow. These problems repeat with more or less a certain period. Acute problems happen suddenly and are serious to handle. For example, a sewage pipe gets broken in your house… Some problems are ubiqutious. You meet them in many areas of life. Some are wide spread with in a limited area. Your computer program does not work. When nothing works at all you have made a main mistake with wide results. Focused problems affect a certain functionality and the system recovers as soon as you fix it. Like a tooth ache…

Some problems are light but persist for a long duration. In fact, we can group the problems by their durations that they sustain, short – long etc. or according to their largeness. The way the problems happen may be classified also. Few or many in quantity. Fighting with more than one problem at the same time increases the total difficulty. The way we categorize problems is not constant. It changes according to the subject of the problem and the context it happens. To put a tiny piece of thread through a sewing needle may be percieved as difficult while a much more concentration demanding computer programming task may be percieved easier, just like a technical problem may be percieved much more difficult after midnight than at noon.

The fact that our perception of the problems is variable makes our categorization of the problems more difficult and hence reduces the benefit that arises from the categorization. If you are throwing anything you get hold of to your target in a chaos that you can not apprehend you have come to that point where you have to take a deep breath and try to categorize the problems correctly. If you can categorize the problems as convenieint as possible to reach the target your chance of hitting your target via a similar solution. Solving problems is basically a problem of classification.

I had mentioned the chronic problems in the beginning. The word ‘chronic’ means ‘: marked by long duration or frequent recurrence’ by Merriam-Webster. The most apparent characteristic of a chronic problem
is repetition or continuity. Reduction of the repetition intervals indicates that the problem gets severe or light. For example, a severe crisis give way to the lighter ones but more frequent or irregular problem periods, or the increase in the severity of problems and the increase of the frequency may indicate a worsening.

The repetition of the problem in chronic problems may happen in various ways:

1-The problem arises in a flow of random events. The crux of the issue here is; the events other than the chronic problem are random and carry no relation with the problem.

2- The chronic problem happens after a chain of happening events. After each occurence things repeat the same iteration of events. In this case, repeating event is not only the chronic problem but the events that prepare it.
The events’ iteration does not have to be constant array of events. The presence of some events may be obligatory, but two seperate iterations may be composed of completely different events. But most of the events that form the iteration belong to the set of events that form the reasons of chronic problem.

If we look at a chronic problem from a closer point of view, we may observe that a single crisis begins at a moment in time, continues and finishes, or the problem has begun at a moment and continues for a long duration without any interruption. Aset of the general conditions that prepare the outbreak of the crisis, a set of the causes that push the events to happen and a set of the triggers which may come just before the crisis may be observed. In the case of the repeating crisis, there is a set of conditions that prepare, a set of causes that make it happen and a set of triggers that initiate the end of the crisis.

One component of the equation that gives rise to the chronic event is a function which may change by time but may also be accepted as constant for relatively short periods of time. This function may be related to the events in the past or to the material dependent on the nature of the interacting elements/participants of the problem.

When studided closely, the reasons, the causes and the triggers that lead to the outbreak of the crisis may be related to their own previous values and also may be related to the previous crises values. For example, the seriousness of a previous crisis, its duration, its attack/sustain/release durations. Sometimes the slowness of the evolution of the problem, namely slowness in its attack period, mathematically its 1st and 2nd derivatives being small, or precautions that balance and slow sudden changes may stop the forming of crisis episodes. The dependence of the reasons that form the chronic crisis to the characteristics of previous crises and to its own evolution leads to the unmanageable repetition of a chronic problem.

Above, I had mentioned a chronic problem that occurs among unrelated random events. There may be such problems that may be dependent on only themselves and their own past iterations. These self triggering chronic problems are recursive[3] in nature. In fact they may be evaluated as a special case of functions mentioned in the 2. item.

If I may return back to the beginning of this article, if we have a closer look at the story of the chemist who found the benzene ring, we may now come to appreciate the value of the symbol ‘the snake which bites its own tail’. The metaphor of ‘the snake which bites its own tail’ or ‘the scorpion biting itself’ is a method utilized in solving problems that are very difficult. The problem is so difficult that it can not be solved or cured by external effects such as, force, medicine etc. It becomes inevitable that the energy at the source of the problem may be used to kill itself. This kind of solutions may not be present or evident. I believe, chronic problems have the ability to be solved by using the metaphor of ‘the snake which bites its own tail’ on the premises of their own definition.

Ali R+ SARAL

Note: My simple article ‘A Mathematical Model of Chronic Problems’ is available at my blog
http://tekne-techne.blogspot.com in Turkish.

Kaynaklar:
[1] Rober H. McKim, Experiences in Visual Thinking , Brooks/Cole Pub. Co. Monterey, California, s. 11.
[2] Merriam-Webster Dictionary
Main Entry: chronic
Etymology: French chronique, from Greek chronikos of time, from chronos
Date: 1601
1 a: marked by long duration or frequent recurrence : not acute -chronic indigestion- -chronic experiments- b: suffering from a chronic disease -the special needs of chronic patients-2 a: always present or encountered ; especially : constantly vexing, weakening, or troubling -chronic petty warfare- b: being such habitually -a chronic grumbler-
Medical Merriam-Webster:.
1 a : marked by long duration, by frequent recurrence over a long time, and often by slowly progressing seriousness : not acute -chronic indigestion- -her hallucinations became chronic- b : suffering from a disease or ailment of long duration or frequent recurrence -a chronic arthritic- -chronic sufferers from asthma-2 a : having a slow progressive course of indefinite duration -- used especially of degenerative invasive diseases, some infections, psychoses, and inflammations -chronic heart disease- -chronic arthritis- -chronic tuberculosis- -- comparre ACUTE 2b(1) b : infected with a disease-causing agent (as a virus) and remaining infectious over a long period of time but not necessarily expressing symptoms -chronic carriers may remain healthy but still transmit the virus causing hepatitis B-
[3] Merriam-Webster Dictionary
Main Entry: re·cur·sion
Pronunciation: \ri-ˈkər-zhən\
Function: noun
Etymology: Late Latin recursion-, recursio, from recurrere
Date: 1616
1: RETURN 2 : the determination of a succession of elements (as numbers or functions) by operation on one or more preceding elements according to a rule or formula involving a finite number of steps 3 : a computer programming technique involving the use of a procedure, subroutine, function, or algorithm that calls itself one or more times until a specified condition is met at which time the rest of each repetition is processed from the last one called to the first — compare ITERATION

Main Entry: it·er·a·tion
Pronunciation: \ˌi-tə-ˈrā-shən\
Function: noun
Date: 15th century
1: the action or a process of iterating or repeating: as a: a procedure in which repetition of a sequence of operations yields results successively closer to a desired result b: the repetition of a sequence of computer instructions a specified number of times or until a condition is met —compare RECURSION 2: one execution of a sequence of operations or instructions in an iteration

Friday, December 19, 2008

KENDİNİ TEKRARLAYAN OLAYLARIN DOĞASI ÜZERİNE

A Mathematical Model of Chronic Events
Ali R+ SARAL


1. Giriş

Kendini tekrarlayan olaylar, kronik olaylar matematikte periyodik fonksiyonlar[1] şeklinde soyutlanabilirler:

f( t ) ={ f( t + k T ) k e N; t ,T e R ve T = sabit } ( Formul 1 )

Burada t zamanı, Tperiyodu yani kronik olayın iki tekrarı arasında geçen süreyi belirtir. Görüldüğü gibi fonksiyonumuz her T periyodu kadar süre geçtiğinde hep aynı değerleri almaktadır. Bu şekilde tanımlayabileceğimiz bir periyodik fonksiyona[2] ilişkin örnek bir grafik aşağıdadır.







Şekil 1

Bu şekilde t belirli bir zaman birimi cinsinden f(t) ise olayın ölçülen belirli bir niteliğinin birimi cinsinden olmalıdır. Görüldüğü gibi fonksiyon her 10 zaman birimi arayla aynı f(t) değerini almaktadır.

Kronik bir olayı modellemek için ilk olarak olaya ilişkin f(t) fonksiyonunu belirlemek gerekir.


2. Bir Olayın Matematiksel Modeli
Şekil 2

Bir olayı modellediğimiz fonksiyon olayı, olayın başlaması, olması ve bitmesini dikkate alarak soyutlamaktadır.
Buna göre olay tbaş anına kadar yoktur. Bu nedenle f( t ) fonksiyonunun değeri 0’dır. tbaş anından sonra olay vardır. Bu nedenle f( t ) 1 değerini alır, ve benzeri… Buna göre olaya ilişkin

f( t ) fonksiyonu şu şekilde tanımlanabilir:Formul 2

Öte yandan birim basamak fonksiyon U( t ) şu özelliklere sahiptir[3].
Şekil 3
Formul 3


Eğer birim basamak fonksiyonu U( t )’yi zaman içinde tbaş kadar ötelersek
Şekil 4

Eğer tbaş kadar ötelenmiş birim basamak fonksiyonundan tson kadar ötelenmiş birim basamak fonksiyonunu çıkarırsak Şekil 5

İşte bu durumda bir olayı modelleyebileceğimiz matematiksel fonsiyonu elde etmiş oluruz.

f( t ) = U( t – tbaş ) – U( t – tson) ( Formul 4)

Şekil 6

Bu fonksiyon matematiksel olarak şu şekilde ifade edilebilir: Formul 5

3. Modelin Gerçek Hayatla Karşılaştırış ve Tartılışı fonksiyon matematik

U(t)’ye eşdeğer matematiksel fonksiyonlar eşik(threshold) parça parça doğrusal (piecewise linear), sigmoid ya da gaussian olabilir[4]. Eğer yakından bakarsak U( t ) şu şekli alabilir:
Şekil 7

Yani, olayın her aşamasında artma, yoğunlaşma ya da zıt yönde dalgalanmalar olabilir. Eğer bu dalgalanmalar, incelediğimiz olayın boyutu ile karşılaştırılabilir genlikte iseler, olayı tek bir olay gibi incelemek yerine birden çok olayın etkileşmesi şeklinde incelemek ya da gözlem süresini daha geniş tutmak gerekebilir.

U( t – tbaş) fonksiyonu üç fonksiyon kümeleri kümesinin bir fonksiyonu olabilir:

1- olayın olmasına ortam hazırlayan etken fonksiyonlar kümesi
2- olaya doğrudan neden olan neden fonksiyonlar kümesi
3- olayı harekete geçiren tetikleyici fonksiyonlar kümesi.

U( t – tson) fonksiyonu ise bu üç fonksiyon kümeleri kümesinin tersi işlevleri olabilir. Bu fonksiyonların matematiksel ve genel özelliklerini “Kendini Tekrarlayan Olayların Doğası Üzerine - II” adlı makalemde inceleyeceğim.


4. Kronik Bir Olayın Matematiksel Modeli

Formul 1 ve Formul 4 ‘ten periyodik bir olayı şu şekilde modelleyebiliriz:

Şekil 8


f( t ) = { U( t – tbaş + k T ) – U( t – tson + k T) k e N; t ,T e R ve T = sabit }
( Formul 6)

Bu ifade periyodik olaylar için geçerlidir. Kendini tekrar eden kronik olaylar için ise

Şekil 9

f( t ) = { U( t – tbaş + kbaş(t) Tbaş(t) ) – U( t – tson + kson(t) Tson(t))
k(t) = { kn kn e R , n e N ve n <>
Tbaş(t)= { T n T n e R , n e N ve n <>
Tson(t)= { T n T n e R , n e N ve n <>
( Formul 7)
Tekrarlamayan olay süresi değişiklikleri tbaş tson’u zamana bağlı bir fonksiyon olarak değerlendirerek açıklamak uygun olabilir. Örneğin hava trafiğinin yoğun olduğu bir durumda kullanılan sistemlerde olabilecek bir hata yoğunluğa ilişkin olağanüstü durumun daha uzun sürmesine neden olabilir. Bu durumu tbaş ve t son’un zamana bağlı geçici bir fonksiyon değeri olarak almak gerekir.

Öte yandan, kriz durumlarının giderek ağırlaşması Tbaş (t) ve Tson (t) fonksiyonları arasındaki ilişkiyle simule edilebilir. kbaş ve kson kriz sürelerinin periyodik olarak salınımlarını incelemekte kullanılabilir.

5. Modelin Uygulamaları

5.1 Kronik olayın giderek yok oluşu

Eğer olayın tekrarlayış periyodu T çok uzarsa, yani olayın tekrarları giderek çok seyrekleşirse, Formul 6’da tbaş ve tson ‘u ihmal edip yok sayabiliriz. O zaman Formul 6 şu hali alır:

f( t ) = { U( t – k T ) – U( t – k T) k e N; t ,T e R ve T = sabit }
f( t ) = 0 ( Formul 8)


Kısacası tekrarları giderek seyrekleşen bir kronik olay giderek yok olur.

5.2 Kronik olayın giderek sıklaşması ve sürekli bir nitelik kazanışı

Eğer olayın tekrarlayış periyodu T giderek kısalıyorsa, yani olay giderek daha sık gerçekleşiyorsa, Formul 6’da k T ifadesini ihmal edip yok sayabiliriz. O zaman Formul 6 şu hali alır:

f( t ) = { U( t – tbaş ) – U( t – tson ) k e N; t ,T e R ve T = sabit } ( Formul 9)

Kısacası, formul 9 tek bir olayı modelleyen formul 4 ile aynıdır.

6. Son Değerlendiriş ve Bundan Sonrası Üzerine

Gerçek hayata bakarsak, yaptığımız modelin 5.2’de gösterdiği davranışın her zaman geçerli olmadığını görürüz. Örneğin, bazı problemler iyileşme yoluna girdiklerinde sorun belirtileri hafifleşmekle birlikte sıklaşabilir. Yani, sorun tekrarlamakla birlikte giderek daha hafif şekiller alabilir, örneğin bazı hastalıklarda. Bu durum yalnızca olayın zaman boyutunda başlangıç ve bitişlerini dikkate alan modelimizin daha da genişletilmesi gerektiğini göstermektedir. Örneğin, Formul 2’de vermiş olduğumuz fonksiyonun alanı, ( tbaş – tson ) * f( t ) yani önerdiğimiz fonksiyonun integrali gerçekleşmiş olay kapasitesi’ni ifade eder. Olay çıkma kapasitesi ise yukarıda belirttiğimiz etken, neden ve tetikleyicilere bağlıdır. Bu konuyu “Kendini Tekrarlayan Olayların Doğası Üzerine - II” adlı makalemde inceleyeceğim. Konunun havacılık ve hava trafik kontrolü açısından önemi gerçekleşmiş olay kapasitesi’nin olası kazalara ilişkin riskin hesaplanışında kullanılabilirliği olabilir.

Konunun bir diğer yönü de, kronik bir olayın nasıl algılandığıdır. Periyodik bir algılama fonksiyonunun f( t ) ile çarpımının integralinin vereceği değerler bir olayın kronikleştiğini tespit etmekte kullanılabilir. Bu algılama için geçen kontrol süresi olayı algılayışın gerektirdiği zihinsel yükün bir kısmı ile orantılıdır. Bu yöntemle aniden olay oluş durumu ya da giderek yoğun bir yükün ortaya çıkışı durumlarını gelecek makalelerimde inceleyeceğim.

REFERENCES:
[1] Function (mathematics)
[2] Periodic Function
[3] Birim Basamak Fonksiyon (Heaviside Fonksiyonu)
[4] Anil k. JAIN, ‘Artificial Neural Networks: A Tutorial’, 0018-9162/96/$5.000 1996 IEEE, s. 35.














Monday, November 17, 2008

SORUNLARIN DOĞASI ÜZERİNE

Mücadele Teknikleri II

Babamız Hasan SARAL’ın anısına.

Kimyacı Kekule organik kimyanın önemli buluşlarından biri benzen çemberinin yapısını bir rüyasında bulmuştu. Bir süre soruna kafa yorduktan sonra iskemlesini şömineye çevirmiş ve uyuyup kalmıştı: “Tekrar atomlar gözümün önünde kaynaşıp duruyordu… Zihinsel gözüm (mental eye) şimdi daha büyük yapıları ayırt edebiliyordu… hepsi kendi etrafında dönüp bir yılan gibi kıvrılıyorlardı. Fakat bak! O ne! Yılanlardan biri kendi kuyruğunu yakalamıştı, ve bu şekil önümde alay eder gibi dönüyordu. Bir şimşek ışığı gibi aniden uyandım” Yılanın kendi kuyruğunu ısırışına ilişkin anlık görüntü Kekule’ye benzen gibi organik bileşiklerin açık yapılar değil kapalı çemberler olduğu fikrini vermişti[1].

Hergün binbir tür güçlükle boğuşuyoruz. Bunların bazıları yürürken ayakabımızın bağcığının açılması gibi kısa ve halli kolay bazısı bir bilimsel buluş yapmak kadar uzun ve zor ya da bir trafik kazası gibi ani ve ciddi… Mücadele ettiğimiz binlerce soruna dikkatle bakacak olursak, bunları ve kullandığımız çözümleri gruplayabildiğimizi fark edersiniz. Bir yandan bu gruplar sayı, nitelik ve içerik bakımından benzerlik taşısa da öte yandan tek tek kişilerin bunları kullanış biçimleri, bunlara verdikleri önem farklı olabilir. Ayrıca, sorunlar ve çözümlerin tipleri aynı olsa bile bunların etkileştiği bireylerin şahsiyetlerindeki farklılık sorunların ve çözümlerin farklı imiş gibi görünmelerine neden olabilir.

Sorunların tabiatını incelemek hem kendimizi tanımamıza imkan sağlar hem de tekrar eden ya da benzer sorunları kolaylıkla çözmemize… Sorunları çeşitli şekillerde sınıflayabiliriz. Örneğin sürekli tekrarlayan sorunlara tıpta kronik rahatsızlık denir. Korkarım, bazı politik sorunlarımız için de aynı şey söylenebilir. Buna karşılık bazı sorunlar mevsimliktir. Örneğin, kar yağınca yolları temizlemek gibi… Belirli bir dönemle tekrarlar bu sorunlar… Akut sorunlar, aniden ve ciddi olan sorunlardır. Örneğin evde lağım patlaması gibi… Bazı sorunlar genel ve yaygındır. Yaptığınız bilgisayar programında hiçbir fonksiyon çalışmaz. Genel sonuçları olan ana bir hata yapmışınızdır. Odaklı sorunlarda ise aksaklık ya da güçlük belirli bir işlevdedir ve halledilir halledilmez sorun kalmaz. Diş ağrısı gibi…

Bazı sorunlar hafiftir fakat uzun sürer. Aslında sorunları süreye göre de ayırabiliriz, uzun-kısa gibi.
Ya da büyüklüğe göre büyük-orta-küçük gibi… Sorunların geliş biçimi de sınıflanabilir. Sayıca çok ya da az… Ya da çeşide göre… Aynı anda birden çok farklı çeşitte sorunla mücadele etmek zorluğu olduğundan çok arttırır. Sorunları sınıflayış şeklimiz sabit değildir. Konuya ve onun içinde bağlama göre değişir. Dikiş iğnesinden iğne geçirmek zor, buna karşın çok daha fazla dikkat isteyen teknik bir problemi halletmek kolay algılanabilir. Ya da benzer bir teknik problem gece saat 24’te olduğundan çok zor gibi algılanabilir.

Sorunları algılayışımızın değişken oluşu onları sınıflayışımızı ve bunun getirdiği kolaylıklardan faydalanışımızı güçleştirir. Eğer ne olduğunu anlayamadığınız bir kargaşa içinde elinize geçen herşeyi hedefe fırlatıp atıyorsanız durup bir nefes almak ve sorunları doğru sınıflamak zamanı gelmiştir. Eğer sorunları sonuca gitmeğe en uygun şekilde sınıflayabilirseniz benzer bir çözümden faydalanarak hedefi vurmak şansınız doğar.
Sorun çözmek temelde bir sınıflama sorunudur .

Yazımın başında kronik sorunlardan bahsetmiştim. Kronik kelimesi Merriam-Webster’de şöyle tanımlanır: Sorun uzun süreli ise veya uzun bir dönem içinde sık sık tekrar ediyorsa kroniktir. Kronik bir sorunda en belirgin unsur tekrar ya da sürekliliktir. Tekrar aralıklarının kısalması sorunun ağırlaştığını ya da hafiflediğini belirtebilir. Örneğin, ağır krizler yerlerini daha hafif fakat daha sık veya düzensiz sorun dönemlerine bırakabilir. Ya da krizlerin ağırlaşması ve giderek sıklaşması durumun daha vahim bir hal aldığını gösterir.

Kronik sorunlarda sorunun tekrarı çeşitli şekillerde mümkün olabilir.
1- Rasgele olaylar akışı içinde zaman zaman sorun patlar. Burada önemli olan unsur sorundan farklı olan olayların rasgele oluşu, sorun ile aralarında bir ilişki bulunmayışıdır.
2- Sorun ard arda gelen bir olaylar dizisinin sonucunda patlar. Her patlayıştan sonra aynı döngüye girilir. Burada tekrar eden yalnız başına patlayan sorun değil onu hazırlayan olaylar dizisidir. Olaylar döngüsü sabit olmak zorunda değildir. Bazı olayların varlığı zorunlu olabildiği gibi iki ayrı döngü patlayan sorun dışında tamamen farklı olaylardan oluşabilir. Fakat bu olayların hepsi ya da büyük bir kısmı nedenleri oluşturan olaylar kümesine aittir.

Kronik bir soruna yakından bakarsak, tek bir kriz zaman içinde başlar bir süre devam eder ve biter. Ya da sorun belirli bir zamanda başlamıştır ve kesintiye uğramadan çok uzun süre devam eder. Krizin başlamasına neden olan genel etkenler kümesi, krize doğrudan neden olan bir nedenler kümesi ve bunun içinde de krizden hemen önce gelebilen tetikleyiciler kümesi vardır. Zaman zaman tekrarlayan krizler durumunda da krizin sona ermesine neden olan genel etkenler, doğrudan nedenler ve tetikleyiciler kümeleri vardır.

Kronik hastalığın ortaya çıkmasına neden olan denklemin bir bileşeni de geçmişteki olaylara ve soruna ilişkin tarafların tabiatına ilişkin malzemeye bağlı zamanla değişen fakat tekrar etmeyen kısa zaman dönemlerinde sabit değer kabul edilebilecek bir fonksiyondur.

Krizin başlamasına neden olan etkenler, nedenler ve tetikleyicilere iyi bakılırsa bunlar daha önceki kriz değerlerine, yani kriz fonksiyonunun önceki değerlerine çeşitli şekillerde bağımlı olabilir. Örneğin daha önceki krizin ağırlığı, süresi, attack süresi(tepe noktasına ulaşım süresi), sustain süresi(tepeden sonra biraz inip sabit kalış süresi) ve release süresi(bitiş süresi). Bazen sorunun yavaş bir şekilde gelişmesi ve artması, yani 1. ve 2. türevlerinin küçük olması, ya da bunu sağlayacak dengeleyici ve sürekli önlemler alınması sorunun krize dönüşmesini engelleyebillir. Krizi oluşturan nedenlerin daha önceki krizlerin özelliklerine ve bizatıhi kendi gelişimine bağımlılığı kronik sorunun tekrarlayışına yol açar.

Yukarıda birinci madde de rasgele olaylar akışı içinde tekrarlayan kronik bir sorundan bahsetmiştim. Öyle sorunlar olabilir ki bunlar yalnız kendi kendilerine ve kendi geçmişlerine bağımlıdırlar. Kendi kendilerinin tetikleyicisi olan bu sorunlar recursive[3] ‘dir. Aslında bunlar 2. maddedeki fonksiyonların özel bir hali olarak değerlendirilebilir.

Eğer tekrar yazımın başlangıcına dönüp benzen halkası modelini bulan organik kimyacının hikayesini
dikkatle incelersek ‘kendi kuyruğunu ısıran yılan’ sembolünün önemini şimdi daha iyi anlayabiliriz. ‘Kendi kuyruğunu ısıran yılan’ ya da ‘akrebe kendini ısırttırmak’ çözümü çok zor sorunları halletmek için kullanılan bir yöntemdir. Sorun o kadar zordur ki dışarıdan etkenlerle, kuvvetle, ilaçla vb. halli mümkün değildir. Öyle ise sorunun zorluğunu oluşturan gücü kendi kendini yok etmeğe yönlendirecek yaklaşımlar geliştirmek gerekir. Bu tür çözümler her zaman var olmayabilir. İnanıyorum ki, kronik sorunlar ‘akrebe kendi kendini ısırttırmak’ yöntemi ile çözülebilirlik özelliğine sahiptir.

Ali R+ SARAL

Not: ‘Kronik Sorunların Bir Matematiksel Modeli’ adlı makalem bir süre sonra http://tekne-techne.blogspot.com/ adlı blogumda çıkacak. İlgilerinize…

Kaynaklar:
[1] Rober H. McKim, Experiences in Visual Thinking , Brooks/Cole Pub. Co. Monterey, California, s. 11.
[2] Merriam-Webster Dictionary
Main Entry: chronic

Etymology: French chronique, from Greek chronikos of time, from chronos
Date: 1601
1 a: marked by long duration or frequent recurrence : not acute b: suffering from a chronic disease 2 a: always present or encountered ; especially : constantly vexing, weakening, or troubling b: being such habitually
Medical Merriam-Webster:.
1 a : marked by long duration, by frequent recurrence over a long time, and often by slowly progressing seriousness : not acute b : suffering from a disease or ailment of long duration or frequent recurrence
2 a : having a slow progressive course of indefinite duration -- used especially of degenerative invasive diseases, some infections, psychoses, and inflammations -- compare
ACUTE 2b(1) b : infected with a disease-causing agent (as a virus) and remaining infectious over a long period of time but not necessarily expressing symptoms
[3] Merriam-Webster Dictionary
Main Entry: re·cur·sion

Pronunciation: \ri-ˈkər-zhən\
Function: noun
Etymology: Late Latin recursion-, recursio, from recurrere
Date: 1616
1 :return
1 2 : the determination of a succession of elements (as numbers or functions) by operation on one or more preceding elements according to a rule or formula involving a finite number of steps 3 : a computer programming technique involving the use of a procedure, subroutine, function, or algorithm that calls itself one or more times until a specified condition is met at which time the rest of each repetition is processed from the last one called to the first — compare iteration

Main Entry: it·er·a·tion

Pronunciation: \ˌi-tə-ˈrā-shən\
Function: noun
Date: 15th century
1: the action or a process of iterating or repeating: as a: a procedure in which repetition of a sequence of operations yields results successively closer to a desired result b: the repetition of a sequence of computer instructions a specified number of times or until a condition is met — compare
recursion 2: one execution of a sequence of operations or instructions in an iteration3: version , incarnation

Monday, November 10, 2008

TOPLANTI NOTLARI YAZMAK

“Taşı oydum. Gönlümdeki sözleri ona vurdum!” [1] Kül-Tegin’in yazıtını yazan akrabası Yolıg-Tegin’in bu sözler. Eski Türkler yazıta ‘bengü’ yani ‘ebedi’, ‘ölümsüz’ derlerdi[2]. Kül-Tegin’in yazıtları M.S. 732 yılından kalma… Bu en eski Türk yazıtları Göktürklere ait. Yazı Türk kültürüne geç girmiş ama yöneticiler ona bütün gönülleri ile sahip çıkmışlar.

Google’da ‘minutes of the meeting’ ifadesini aratınız. Sonra ‘toplantı notları’ ifadesini aratınız. İngilizcesi 951.000 defa, Türkçesi 15.300 defa bulunuyor.

Kısacası Göktürklerden bu yana fazla değişen bir şey yok. Türk kültürü hala işlevsel olarak söze önem veren, sözlü bir kültür. Yazının kıymeti daha çok hukuki önem taşıyan durumlarda geçerli. Sözlü bir kültür, göçerek yaşayan, ailesi ile birlikte sınır boylarında akın düzenleyen bir kavim için geçerli ve onu güçlü kılan bir kültür olabilir. Fakat günümüzün yerleşik ve sanayileşen Türkiyesinde bunu savunmak kişileri ve kurumları başarılı kılmaz. Maalesef kılamıyor da.

Ciddi sanayii işleri yapan şirketlerin önüne müşteri isteklerinin doğru tespitinden, ürünün doğru ve randımanlı üretimi, testleri ve teslimine kadar ISO 9000, DO178B, ISO12207, MIL498 vb. bir çok standartlar çıkmakta…. TUBITAK vb kuruluşlardan destek ve teşvik almak için, ya da müşteri şartnameleri gereği üretim sürecinin belgelenişi artık bir zorunluluk haline geldi.

Belgeleniş gerektiren tüm durumlarda, toplantı notları, istenen belgelerin hazırlanışı ve doğrulanması için güçlü bir kaynaktır. Ayrıca ISO12207, IEEE1074 gibi üretim süreçlerinin düzenlenişine ilişkin standartların uygulanmasında toplantı notu tutmağa başlamak atılan ilk ve doğru adım olur.

ISO9000’i bir anda uygulamağa başlamak mümkün değildir, çoğu kez. Şirket elemanları ve yönetiminin bilgiyi biriktirmek ve nakletmek konusunda belirli bir olgunluğa gelmesi şarttır, bu tür standartları uygulayabilmek için. İşte toplantı notu tutmak bu olgunluğu sağlamak için atılacak ilk adımdır.

Uygulamaya başlamak için aşağıdaki bilgileri içeren bir format standardı belirlemek ve anketli boş form hazırlamak gerekir(soft ve hardcopy). Her toplantı başlamadan o toplantıda not tutacak kişinin ismi belirlenir.

Not tutan:
Tarih:
Onaylayan: (müşteri vb resmi toplantılar için)
Yer:
Katılanlar:
Gelmeyenler:
Konular
Konu, dile getiren
Kararlar
Konu, yükümlü, tarih sınırı

Farsça’da ‘eser’ kelimesi Türkçe ‘iz’ anlamına gelir. Bir şeyi arayıp bulamayınca ‘aradığım şeyden eser yok’ deriz. Dilimizdeki ‘eser bırakmak’ deyimi aslında ‘iz bırakmak’ anlamına gelir.

Toplantı notları başarıya giden yolda bıraktığımız izlerdir. Onları incelemek ilerisi için bize yol gösterir.


[1,2] Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 116,112.

Tuesday, November 04, 2008

”MISTAKES ARE BEAUTIFUL”

“Mistakes are beautiful.” Because they introduce a touch of reality to the perfect beauty. They make flawlessness breathe. I have written this article originally for my Turkish fellow citizens. I learned this adage from a conversation at BBC Prime. I believe mistakes are beautiful everywhere on the earth. But please excuse my verbosity for my heartfelt urge to speak out for the benefit of my country’s sensuous people. My word stands primarily for them.

“A player has to pass through some furniture on the stage and run to the front… Unfortunately, an other player hits a chair and the first player’s running way is closed. What would a master player do in this situation? What would you yourself do in this situation?

“According to the character of the play, a master player chooses to: 1- ‘Oh, God would this happen to me also?’, if the play is a serious one such as a tragedy. 2– ‘Haha, only this was missing on my way!’, if the play is a comedy. In the mean time, somebody would rempve the chair from his way.

An experienced performer or artist makes the best out of the unexpected and sometime unwelcome ingredients he meets during his creative process.

A master performance artist, a violonist, shows his skill when he makes a glitch. He uses this slip as a touch of naturalness or may be as a little spicing and converts it to a natural element of her performance.

Isn’t it the same in our daily lives? The more we accept as natural, the mishaps or mistakes we encounter and manage them to our purpose, don’t we get the less hurt and be successful?

Mistakes are beautiful. Because they introduce a touch of reality to the perfect beauty. They make flawlessness breathe.

If mistakes are beautiful, then are errors also beautiful?

Hmm, I am not sure. Because as a result of an error somebody gets hurt, or irrecoverable loses may occur sometimes. But this does not mean that, we should live without making any errors. Is it possible not to make any mistakes? If you have done a mistake you pay or make up for its consequences and you continue. Even if you are punished heavily, sometimes some errors may end up with good or beautiful consequences.

Adam and Eve’s story from the Hollybooks tell this gracefully. After Adam and Eve eat the apple, they
Pay the cost of this error by being thrown out of the paradise. Just think, when viewed from the point of its consequences, aren’t the Holly Books giving the message, that not only the mistakes but even the errors may end up happily at the end of the day?

One should not forget discrepancies. If somebody’s discrepancy or misjudgings have caused the failure of a task, this is the deficiency of that person. One other meaning of deficiency is: a part or element of a finished work which does not comply with generally accepted rules or is not percieved good according to the established appreciation habits.

The role of mistakes and discrepancies in creativity can hardly be ignored. Mozart and many other genius artists’ works are full of ‘discrepancies’ or mistakes that do not abide by the rules that are thought at schools. If a creator does not make mistakes, and apply only the rules written in the theory books, then he can not create original works. It is not the fact that you have made a mistake, but
the way you correct it. How you make that mistake meaningful in such a way that it does not hurt your personality… It is being able. Being able to make a mistake...

Forget about the fear of making a mistake or doing something that will not abide by the principles of your way of doing things. Instead welcome every error and mistake with joy. Wonder what is the thing that has caused you or opponent do this mistake. What can you do with this information? How can you update your point of view and how can you say and do more effective things? Wonder how can you make up for this error and more important make it meaningful?

I wonder, how can a mistake be made more beautiful?

Note: A company, any institution or society has to define what is discrepancy, what is mistake or error
without any hesitation in order to be successful.

Wednesday, October 29, 2008

YARIM BIRAK!

Yarım bırak!
Ne yapıyorsan yap ama onu yarım bırak!
Onu yarım bırakabil!

Yaptığın herşeyi sonuna kadar
Yapmak zorunda değilsin.
Yaptığın herşeyi sonuna kadar
En iyi kalitede yapmak zorunda değilsin.

Meyve yiyorsan eğer
Sonuna kadar yemek zorunda değilsin
Bırak yarım kalsın
Belki sonra
Onun tadını unuttuktan
Sonra yeniden başlayabilirsin…

Yarım bırak!
Herşeyi sonuna kadar
Yapmak zorunda değilsin
En iyi şekilde…

Herşeyi tamı tamına yapmış olman
Bundan sonraki şeyi tam yapacağını
Garanti etmez.

Yarım bırak ki
Kontrol eden hakim olan
Efendin sen ol kendi kendinin…

Yarım bırakmayı da kes yeri geldiğinde
Yarım bırak…
Ki tam hakkıyla
Yaptığın güzel işler kalsın ardında…

Yarım bırak…

Tuesday, October 21, 2008

İNANCIN DUYGU HİSSEDİŞTE ROLÜ

(Beynin Acil Durumu İşleyişi Üzerine Deneysel Bir Karalama)

THE ROLE OF BELIEF IN FEELING EMOTIONS
(An experimental article on the emergency processing of an air traffic controller’s brain)

Bu yazı önce Sartre’ın inancın duygu hissedişteki rolü ile ilgili bazı düşüncelerini [1] ele alacak. Daha sonra bu düşünceler ile bir büyük sistem kontrolörünün acil duruma müdahele edişi sırasında beynin acil durum işleyişi ile ilişkiler kurmaya çalışacak.

‘Pilotte de Guerre’ kitabı, bir pilot olarak Antoine Saint Exupery’nin, ekip ruh hallerini nasıl takip ettiğini gösterir. Kendisinin ve ekibindeki havacıların çeşitli zamanlardaki duygusal durumlarını anlattığı kısımlar duyguların güçlü psikolojik analizlerini içerir. Sanırım, günümüz havacılarının, bu konuda Exupery’den öğrenebileceği çok şey var. Bu deneysel yazımda havacılık bağlamında ele alınanların genel olarak ulaşım, enerji vb. alanlarda da, insan makine etkileşimi konusunda büyük sistemler için geçerli olduğunu unutmayınız.

Sartre korku duygusunun gerçek anlamının özel bir bilinçlilik hali olduğunu yazar [1]. Bilinçlilik ‘kişinin kendi içinde olan bir şeyin farkında oluş durumudur’ [2]. Korkan insan kendi içinde bulunduğu durumun ve buna ilişkin kendi tepkisinin farkındadır. Üstelik farkında olduğu bu hal daha önceden ‘korku’ olarak duymuş olduğu bir ruh halidir. Kısacası ‘korku özel bir bilinçlilik halidir’.

Kendimiz baş edemeyeceğimiz bir dış güçle karşılaştığımızda korkarız. Korku duygusunun amacı bizi korkutan bir şeyi fiziki olarak yok etmek şansımız olmadığı zaman onu büyü ya da sihir yolu ile yok etmektir. Öyle ki, korkan kişi bayılarak kendini ve böylece baş edemediği tehdidi yok etmiş olur.

“The real meaning of fear … is a consciousness whose aim is to negate something in the external world by means of magical behaviour, and will go so far as to annihilate itself in order to annihilate the object also [1, p42].”

“Korkunun gerçek anlamı … hedefi, büyüsel davranış ile, harici dünyada bir şeyi alt etmek olan, ve hedef nesneyi de yok edebilmek için kendini yok edecek kadar ileri gidebilen bir bilinçliliktir.”

Duyguların hemen hepsi çeşitli vücut değişiklikleri ile birlikte gözlenir. İnsan korkunca vücudunda bazı değişkilikler olur: titreme, yüz kızarışı, kan basıncında değişiklik vb. Duygu sırasında hissedilen vücutsal değişiklikler, kişinin o duyguya ve onun atadığı anlama daha çok inanmasına hizmet eder. Örneğin, korktuğunuzda ellerinizin titrediğini fark edişiniz sizi daha çok korku duymağa götürür.

“Real emotion is quiet an other matter: it is accompanied by belief. The qualities ‘willed’ upon objects are taken to be real. … Here we can understand the part played by the purely physiological phenomena; they represent the genuineness of the emotion, they are the phenomena of belief [1, p49].”

“Gerçek duygu tamamıyla farklı bir meseledir: inanç eşliğindedir. Nesneler üstünde gerçekleşmesi ‘arzu edilen’ özellikler gerçek olarak algılanır. … Burada tamamen fizyolojik olgular tarafından oynanan rolü anlıyabiliriz: onlar duygunun gerçekliğini temsil ederler, inanmayı sağlayan olgulardırlar.”

Duyguyu duymağa ilişkin farkındalık vücudun o an yaşanışı ve algılanışı ile aynı anda gerçekleşir. Kişi bilmediği bir durum algılar vücudu ile… Bilmediğimiz herşeye karşı kendimizi savunma mekanizmamız geçici de olsa doğru olmasa bile bir şeylere belki bir hipoteze inanmaktır. Vücuttaki bu bilinmeyen değişimler arttıkça onlara ilşkin inanç kendi kendini doğurarak (recursive) güçlenir. Ne kadar aksaklıkları olsa da kişi dünyayı yeni oluşturduğu bu fantezi açısından görmeğe ve yaşamağa başlar.

“Clearly to understand the emotional process as it proceeds from consciousness, we must remember the dual nature of the body, which on one hand is an object in the world and on the other is immediately lived by the consciousness. Only then we can grasp what is essential – that emotion is a phenomenon of belief. Conciousness does not limit itself to the projection of affective meanings upon the world around it; it lives the new world it has thereby constituted – lives it directly, commits itself to it, and suffers from the qualities that the concomitant behaviour has outlined. This means that, all ways out being barred, the consciousness leaps into the magical world of emotion, plunges wholly into it by debasing itself [1, 51].”

“Bilinçlilikten ortaya çıkan duygusal süreci berrakça anlamak için, vücudun ikili yapısını hatırlamak zorundayız, bir yandan dünya içinde bir nesne ve öte yandan bilinçlilik tarafından o an yaşanmakta olan… Yalnız o zaman esas olanı yakalayabiliriz – yani duygunun bir inanç olgusu olduğunu. Bilinçlilik kendini çevresini saran dünyaya hissel anlamlar atamağa sınırlamaz; yarattığı yeni dünyayı yaşar – onu doğrudan yaşar, kendini onun yükümlülüğü altına sokar, ve kalıcı davranışların özetlediği özellikler yüzünden zarar görür. Bunun anlamı şudur, bütün çıkış yolları kapatıldığında, bilinçlilik duygunun büyülü dünyasına atlar, kendisini aşağıya indirgeyerek, bütünüyle onun içine daldırır.”

Duygusallaşmak kişinin düşünüş şeklinin, muhakeme mekanizmalarının değişmesidir. Kişi normal yollardan, muhakemesi ile alt edemediği bir dış olguyla karşılaştığında son çare olarak duyguları ile cevap verir. Bu cevap durumun zaman ve şiddet boyutlarına bağlı olarak, hayal görmek, isteri krizi geçirmek noktalarına kadar varabilir. Kişi, büyülü bir hayal alemine giderek olayı şakaya ya da yasa vb. vurabilir.

Olaya kimyasal açıdan bakılırsa [3], karşılaşılan dış olayın algılanışı sırasında oluşan vücudun refleks tepkisinin yarattığı değişimler(hormonlar, adelelerin sertleşmesi, zihinsel yük vb), istenilen amacı başaramazsa ve dış güç karşısında başarısız olunursa, hem fiziki hem de psişik enerjinin bir şekilde harcanması gerekir.

Vücuttaki hormonal değişiklikler yalnız adele sertliği gibi korunmağa yönelik amaçlı değildir. Salgılanan hormonlar beynin duygusal işleyişle ilgili kısımlarının propagasyon özelliklerini değiştirir. Neural Networklerde genel olarak eşik seviyelerinin düşmesi doğru sonuç vermese de karar almayı kolaylaştırı ve hızlandırır. Düşünme hızının artması hayal, hatta halisülasyon görme etkisini yaratabilir.

Sartre, o dönemdeki bilimsel olgunluğa bağlı olarak konuya daha çok felsefi yaklaşıyor.

“A consciousness becoming emotional is rather like a consciousness dropping asleep. The one, like the other, slips into another world and transforms the body as a synhetic whole so as to be able to live and to percieve this other world through it [1, p51].”

“Duygusallaşan bir bilinçlilik uykuya dalan bir bilinçlilik gibidir. Biri, diğeri gibi, bir başka dünyaya kayıp gider ve vücudu yapma bir bütün olarak bu başka dünyayı algılamak ve yaşamağa dönüştürür.”

Kişi duygusallaştığı sırada bir değişim içinde olduğunun farkındadır. Fakat bu yalnızca konumsal bir bilinçliliktir, yani yaptığımız işin farkında ama sonuçları nedeni niçinine ilişkin formule edilmiş tümsel bir farkındalık değil. Bu konumsal bilinçlilik dünyanın indirgenmiş bir halidir, üstelik büyülü bir dünyaya geçiş ile eş zamanlı olarak…Bu konumsal bilinçlilik atandığı yani farkında olunan nesne tarafından kullanılıp bitirilir.

“Thus the origin of emotion is a spontaneous debasement lived by consciousness in face of the world. What is unable to endure in one way it tries to seize in another way, by going to sleep, by reducing itself to the states of consciousness in sleep, dream or hysteria. And the bodily disturbance is nothing else than the belief lived by the consciousness, as it is seen from outside.

First, that the consciousness has no thetic consciousness of self as abasing itself to escape the pressures of the world; it has only a positional consciousness of degradation of the world, which has passed over to the magical plane. … Its finality is not for all that unconscious, but it is ‘used up’ in the constituting object.

Secondly, that the consciousness is caught in its own snare. Precisely because it is living in the new aspect of the world by believing in it, the consciousness is captured by its own belief, exactly as it is in dreams and hysteria []1, p52].”

“Böylece duygunun kaynağı bilinçliliğin dünya ile yüzleşişinde anlık bir aşağı indirgeniştir. Bir yoldan ayakta kalmağı beceremediği şeyi, bir başka yoldan, elde etmeğe çalışır, uykuya dalarak, kendisini bilinçliliğin uyku, rüya ya da isteri durumlarına indirgeyerek… Ve vücut tepkileri bilinçlilik tarafından yaşanan inanctan başka bir şey değildir, dışardan görüldüğü gibi.

Birincisi, dünyanın baskılarından kaçmak için kendini aşağı indirgemek şeklinde, bilinçliliğin kendisine ilişkin hiçbir iddiasal bilinçliliği yoktur: yalnızca büyülü düzleme geçmiş olan dünyanın aşağı indirgenişinin konumsal bir bilinçliliğine sahiptir.

İkincisi, bilinçlilik kendi kapanına yakalanır. Tam olarak dünyanın bu yeni özelliğini ona inanarak yaşadığı için, bilinçlilik kendi inancı tarafından esir alınır, aynen rüyalar ya da isteride olduğu gibi.”

Gece evde yalnızsınız, zemin kat penceresinde karanlık içinden bir yüz aniden beliriyor. Korkarsınız. Aslında sizi ziyarete gelmiş bir dostunuz bile olsa pencerede aniden belirdiği için korkarsınız. Korku, o yüzü uzaktaki pencerede değil hemen yakınınızda hissetmenize neden olur. Korku ile titrer ve bir çığlık atarsınız. O anki bilinçliliğiniz korku duygusunun adını verdiği bir alt indirgeniş içindedir. Sanki, penceredeki yüzün ellerini üzerinizde hissedersiniz. Korku korkulan şey ile korkan arasında sentetik bir bütün oluşturur, sanki aradaki mesafe gerçeküstü bir şekilde yol olmuştur.

“The face outside the window is in immediate relationship with our body; we are living and undergoing its signification; it is with our own flesh that we constitute it, but at the same time it imposes itself, annihilates the distance and enters into us. Consciousness plunged into this magic world drags the body with it as much as the body is belief and the consciousness believes in it. The behaviour which gives its meaning to the emotion is no longer our behaviour; it is the expression of the face and the movements of the body of the other being, which make up a synthetic whole together with the upheaval in our own organism [1, p57].”

“Pencerenin dışındaki yüz vücudumuz ile o anda ilişki içindedir; onun belirttiği anlamı yaşarız ve onun etkisi altında kalırız; etimiz ile ona anlam atarız, ama aynı zamanda o kendisini ileri sürer, aramızdaki mesafeyi yok eder ve içimize girer. Bu büyülü dünyaya dalan bilinçlilik kendisi ile birlikte vücududa sürükler, vücut inanç olduğu kadar ve bilinçlilik ona inandığı kadar. Anlamını duyguya veren davranış artık bizim davranışımız değildir; o, organizmamızdaki altüst oluşla birlikte, yapma bir bütün oluşturan penceredeki yüzün ve diğer varlığın vücudunun hareketleridir.”

Havacılık ya da bir büyük sistem açısından düşünüldüğünde duygusal düşünmenin yeri çok az ama sıfır olmamalı… Çok fazla olmayan olumlu bir motivasyona dayanan olumlu bir ruh hali, sürekli olarak ayakta tutulması gereken durum farkındalığı (situation awareness)‘nın sürdürülmesinde faydalı olabilir.

Acil durumlarda ise duygusal(emotional) düşünme kapasitemizin muhakemesel(cognitive) düşünme kapasitemize göre çok daha hızlı olduğunu unutmamak gerekir. Duygusal düşünmenin daha hızlı olması doğru kararlara yol açacağı anlamına gelmez. Ancak, bir çok acil durumda bir şeyler yapmak doğruyu yapmaktan daha önemli olabilir. Duygusal düşünceyi, bütünüyle her koşulda reddetmek bence doğru olmayabilir.

Yanıt zamanı (reaction time)’nı belirleyen, olay anındaki duruş (posture)’a ilişkin, ruh hali, durum farkındalığı (situatin awareness), ve diğer unsurlardır. Ruh halini ya da olaya hazır oluşu sağlayan stress seviyesi duygu sistemi ile ilgili bazı hormonların seviyesi ile ilgilidir.

Olağanüstü bir durumla karşılaşan bir ATC (Air Traffic Controller) operatörü, çok kısa bir süre içinde onun dikkatini çeken – korkutan şey hakkında karar vermek zorunda… Ya pilota gereksiz yere bir çok kişinin hayatını riske atacak bir takım manevralar yaptırtacak komutlar verecek ya da verdiği komutlar bu insanların güvenliğine katkıda bulunacak.

Sartre’ın yazılarına bu gözle bakacak olursak… ATC operatörü bir olağanüstü durum fark ettiğinde, o ilk anda,
eğer duygusal bir ruh ile yaklaşırsa, beyni onu hızla ve tekrar tekrar soruna doğru çeker. Bu daha çok duygusal ağırlıklı bir yaklaşımdır. Böyle olması doğaldır da çünkü acil bir durumda duygusal sistem önceliği ele alır.

Bunun hemen akabindeki çok kısa süre içinde, eğer kişi duygusallaşırsa, giderek gördüğünü zannettiği şeyin doğruluğuna inanır. Oysa bu ikinci an, kontrolörün olaya mümkün olan bütün gücü ile konsantre olarak tepki vermesi ve bu gücü muhakemesel(cognitive) olarak değerlendirmesi gerekir.

Kontrolörün genel kişiliği acil durumlarda verdiği tepki zamanını ve kalitesini etkileyebilir. Çabuk inanan, renkli duygusal bir kişilik uygun olmayabilir[4]. Kişinin, dogmatikliğe düşmeyen, aşırı değil ama belirli bir inanç sistemine (dinsel, politik, ideal) sahip oluşu acil durumlarda daha tutarlı hareket edişine imkan sağlayabilir.


Havacılıkta uğurdan tutun maskotlara kadar her türlü şeye değer verilişi boşuna değildir. Ora et labora [5] sözünün belirttiği gibi, bir yandan dünyayı daha iyi kılacak şeyler yapmağa çalışmalıyız diğer yandan da biz bu işleri yaparken karanlıkta el yordamı ile ilerleyebilmemiz için varsayıp inandığımız referans noktalarımız olmalıdır.

Ali R+ SARAL


Kaynaklar
[1] Sartre, J.P., Sketch for a Theory of Emotions, Routledge Classics, 2006.
[2] Merriam - Webster.
[3] Cornelius, R.R., The Science of Emotions, Prentice Hall, 1996.
[4] Sargent, P., şahsi eğitim sohbetlerinden, Karlsruhe UAC, EUROCONTROL STK
[5] Ehrenberger, G., iş sırasında eğitim sohbetlerinden, Karlsruhe UAC, DFS.

Tuesday, October 07, 2008

“YANLIŞLAR GÜZELDİR”

“Mistakes are beatiful!”

“Bir tiyatro oyunu sırasında, başroldeki oyuncunun sahnedeki eşyaların arasında bir boşluktan koşarak sahnenin ön kısmına çıkması gerekmekte… Fakar malesef diğer oyunculardan biri bir sandalyeye çarpar ve başrol oyuncusunun yolu tıkanır.” Usta bir oyuncu bu durumda ne yapar? Siz olsaydınız ne yapardınız?

“Usta bir oyuncu, oyunun tipine ve o andaki bağlama göre: 1- Eğer eser trajedi gibi ciddi bir eserse ‘Oh, tanrım, başıma bu da mı gelecekti?’ türünden bir şeyler söyler, gözlerinden yaşlar gelir. 2- Eğer eser komedi ise ‘Haha, şimdi bir sen eksiktin burada’ der güler. Bu sırada kazandığı zaman içinde de birileri yolu açmış olur…”

İyi bir sanatçı icraatı ya da yaratış süreci sırasında önüne çıkan umulmadık bazan da istenmeyen durumları değerlendirip bunlardan en iyi şekilde faydalanır.

Müzikte de bir kemancı ya da herhangi bir enstrüman çalan ya da şarkı söyleyen kişi, eğer usta ise yaptığı hatayı icrasına renk katan bir unsur olarak değerlendirir ve icraatının doğal bir parçası haline getirir.

Günlük hayatımızda da böyle değil mi? Karşılaştığımız aksilikleri, yaptığımız yanlışları ne kadar doğal karşılarsak ve onları kendi amacımıza yönlendirirsek o kadar az yıpranıp o kadar çok başarılı olmuyor muyuz?

Yanlışlar güzeldir. Çünkü onlar kusursuzluğun yapmacıklığına renk katarlar… Pürüzsüzlüğe hayat verirler.

Yanlışlar güzel… Öyle ise hatalar da güzel midir?

Ehem, pek o kadar değil… Çünkü hatanın sonucunda birisi zarar görür, hatta telafisi mümkün olmayan bir kayıp oluşur… Ama bu demek değildir ki, hiç hata yapmadan yaşamak gerekir. Hata yapmamak mümkün mü? Hata yaptıysanız bedelini ödersiniz ve yola devam edersiniz. Üstelik bazı hatalar bazan olumlu ve güzel sonuçların ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Kutsal kitaplarda yer alan, Adem ile Havva’nın cennetten atılışı hikayesi bu durumu çok güzel anlatır. Elmayı yiyen Adem ile Havva işledikleri bu hatanın bedeli olarak Cennet’ten atılırlar. Şöyle bir düşünürsek, sonuçları açısından bakıldığında, yalnız yanlışlar değil, bazı hatalar bile güzeldir, demiş olmuyor mu kutsal kitaplar?

Kusurları da unutmamak gerek. Bir işin başarısızlığa uğrayışında eğer bir kimsenin eksikliği, istemeden yaptığı yanlışlar var ise o insan kusurludur. Kusurun bir anlamı da: bir sanat eseri veya yapılmış bir işte o kadar iyi olmayan ya da kurallara uymayan unsur ya da yer…

Yaratıcılıkta kusurların, yanlışların yeri çok önemlidir. Mozart ve daha bir çok dahi sanatçının eserleri okullarda öğretilen kurallara uymayan ‘kusur’ ya da daha kötüsü ‘yanlış’larla doludur. Bir yaratıcı eğer yanlış yapmazsa, eğer yalnız kitaplardaki kuralları uygulamağa kafa yorarsa kendine özgü, özgün bir eser yaratamaz. Önemli olan yanlışı yapmış olmak değil onu nasıl düzeltmek, o yanlışı kendinize yaraşır bir şekilde, nasıl anlamlı kılmak… Kılabilmek.

Hata yapacağım, belirlediğim benimsediğim ilkeler ve düşünce sistemine uymayan bir şey yapacağım korkusunu bir kenara bırakınız. Aksine, hata ve yanlışları sevinçle karşılayınız. Acaba sizi veya karşınızdaki insanı bu yanlışı yapmağa iten nedir? Acaba bu bilgi ile ne yapabilirsiniz? Kendi görüş açınızı nasıl güncelleştirebilir ve acaba nasıl daha etkin şeyler söyleyebilir ve yapabilirsiniz? Acaba nasıl bu hatayı telafi edebilir ve daha önemlisi anlamlı kılabilirsiniz?

Acaba bir yanlış nasıl güzelleştirebilir?

Ali R+
Not: Bir şirket, herhangi bir kurum ya da toplum başarılı olabilmek için neyin kusur, neyin yanlış ya da hata olduğunu tereddütsüz belirleyebilmelidir.

Thursday, September 25, 2008

DÜŞÜNÜŞ DURAĞANLIĞI

(karalama notu)

Düşünüş durağanlığı beynin muhakeme süreçlerinde gözlenen bir olgu. Durağanlık yalnız muhakemede değil aynı zamanda duygusal süreçlerde de bir sorun. Bunun yanında durağanlık kelimesinin zihinsel durağanlık şeklinde geçtiğini de gözlemek mümkün. Öte yandan, durağanlık beynin temelini oluşturduğu ileri sürülen sinir ağları modelinde de son zamanlarda öne çıkan bir konu. Felsefi olarak, Sartre homeostatik sınırları olan ‘psişik denge’ konusunda kafa yormuş.

Tatilden yeni dönmüş ve siz ile diğer üç kişinin kahve masasına katılan bir arkadaşınızı hayal ediniz… Yalnızca her olayın ayrıntılarını anlatmakla kalmaz sık sık konu değiştirip yolculuğu ile ilgisiz şeylerden de bahseder. Bu sıkça görülen bir sosyal durum. Eğer sağlam bir bağlam (context) kurulmuş değil ise, sohbet tek bir konu etrafında durağan kalmaz.

Akıcı bir şekilde değişen konuları bazı öğretmenlerde de görebilirsiniz. Öğretmen konuyu değiştirerek öğrencilerinin konuya farklı ve ilişkisiz bakış açılarından bakmasını sağlar… Sonuçta, öğretmen olguyu doğrudan anlatmaz fakat öğrencinin kendisinin anlamasına şans tanımış olur.

Öğretmek kuvvetli derecede durağanlığı bozucu bir süreçtir. Öğrenim süreci tanımı gereği durağanlık bozucudur. Kendimizi yalnız yeni düşüncelere açmakla kalmamalı, doğru olduğunu varsaydığımız eski düşüncelerimizi de tartışmağa açmalıyız. Bu hem muhakemesel olarak hem de genç insanlar durumunda duygusal olarak durağanlığımızı bozar.

İsteyerek ya da farkında olmadan, her ne neden ile yapılırsa yapılsın, iyi oluşmamış bir bağlam etrafında konuyu veya içeriği sık sık değiştirmek düşünsel durağanlığın kaybının güçlü bir işaretidir.

Düşünüş derinliği, düşüncenin konu anafikrinden soyutlanış derinliğidir. Örneğin, eğer belirli bir insan hakkında konuşur ve genel olarak kadınların karakteri üzerine bir yorum yaparsanız ve daha sonra insanoğlunun karakterine geçerseniz, düşünüş derinliğini üç seviye derinleştirmiş olursunuz. Düşünüş derinliğini konuştuğunuz en küçük konuda bile gereksiz olarak arttırıyorsanız, düşünüşünüzde durağanlık yoktur.

Bir başka durum ise, konuşan derinliği arttırmaz ama çok sayıda örnek verir ve dinleyiciler sıkılıncaya kadar çok sayıda ayrıntı anlatır. Sürekli olarak, gerektiğinden fazla ayrıntı düşünmek düşünüşü durduruş mekanizmanızda bir aksaklık olduğuna işaret eder. Zihinsel faaliyetlerin sürekliliğine imkan sağlamak açısından, düşünce durağanlığı yeterli miktarda ayrıntı ve zihinsel enerjinin ekonomik kullanımını gerektirir.

Düşünüş sosyal bir çevrede gerçekleşir. Eğer izleyicilere bilgi akış hızı onların anlayabileceğinden çok daha fazla ise, bu iletişim yeteneğinizde yada düşünüşünüzün yapısında bir durağanlık yokluğunu, dengesizliği belirtir. Düşünüşünüzü oluşturan unsurların işlevleri ve düşünüşünüzün genel yapısı onun durağanlığını inşa eder.

Düşünüşün kalitesi de önemlidir. Eğer bir konu hakkında konuşuyor fakat bir sonuca ulaşamıyorsanız bu da düşünüşünüzde durağanlık yokluğuna işaret eder. Durağan ve dengeli bir düşünüş kendi sonuna ulaşmak için koşmalıdır. Bazı durumlarda, sanatta karalama(eskiz) yapmak ya da genel olarak beyin-fırtınası yönteminde durağanlık yokluğu tanım gereği zorunludur.

Düşünsel durağanlık yokluğunun özel bir hali geçmişte olanları çok fazla hatırlamaktır. Sağlıklı, tutarlı bir düşünüş geçmişi saplantı haline getirmez, tabii eğer tarih kitabı yazan bir tarihçi değil iseniz. Düşünüş durağanlığı, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında, zaman hissinde sağlıklı bir denge gerektirir.

Düşünüş durağanlığı hayat, aile, meslek, millet, inançlar, düşünceler, duygular, kısaca herşeyin önemine dengeli bir yaklaşım gerektirir. Bunlardan birini uzun süreler için saplantı haline getirmek kişinin düşünüş durağanlığına zarar verir. Öte yandan, saplantı (obsesyon) güçlükleri aşmamız için değerli bir araçtır. Mühendislik, sanat vb. bazı meslekler saplantının sık sık kullanılışını gerektirir. Bu mesleklerde, düşünüş durağanlığının faydalanmaktan zihinsel dengesizliğe kadar varan bir ölçüde yokluğu şaşırtıcı değildir.
Muhakeme dışında, algılayış, duygusal ya da hareketsel durağanlık için çok sayıda örnek verilebilir. Örneğin, bazan sürekli hareket etmek bir şeyler yapmak ihtiyacı duyabilirsiniz ya da insanlara çok çabuk yanıt verip tepki gösterebilirsiniz ve daha sonra yanlış bir şey söylemiş olduğunuzu fark edersiniz. Bu örnekler sağlıksal ciddiyet açısından geçici davranışsal bozukluklardan zihinsel durağanlık eksikliğine kadar uzanabilir.

Düşünüş durağanlığını sürekli bir durum olarak kaybetmek çeşitli zihinsel sorunların bir göstergesi olabilir. Öte yandan, düşünüşte aşırı güçlü bir durağanlık başka zihinsel problemlerin belirtisi olabilir. Yaşamın güçlükleri ile başedebilmek için sağlıklı bir canlılık (dinamizm) gerekli olabilir.
Yaşamımızdaki hiç durmayan değişim düşünüşümüzde belirli bir esneklik olmasını gerektiriyor.

Ne yazık ki, büyük sistem operatörleri, pilotlar, mühendisler, sanatçılar, müzisyenler vb. çeşitli mesleklerden profesyoneller için düşünüş durağanlığını kaybetmek günlük bir durumdur. Düşünüş durağanlığını kayıp etmeğe yaratıcılık, sürekli öğreniş, uzun süreli yüksek dikkat toplayış, baskı altında karar alış ortamları neden olabilir. Düşünüş durağanlığını kayıp edişe neden olan günümüz mesleklerinde bu durum aynı anda, aşırı derecede dengesizliğe neden olan, 2-3 yabancı dil konuşmak zorunluluğu nedeni ile ağırlaşmaktadır. Motivasyon, sosyal çevre, ailenin doğru kullanımı bu profesyoneller üzerinde günlük dengeleyici etkisi yapabilir.

Düşünüş durağanlığı düşünüş hızındaki bir artış nedeni ile bozulabilir. Elektronikteki Anahtar Kapasite Filtreleri (Switch Capacitor Filters) çalışmak için tasarlandıkları frekanslara göre örnekleme frekansları veya hızı arttırılınca kararlılıklarını(durağanlıklarını) kaybederler. Benzer şekilde, beynimiz daha hızlı çalıştığında daha farklı çalışma eğilimi gösterir. Konuları hızla değiştirmek, daha derin düşünmek bilinen ve gözlenen olgulardır.

Buraya kadarki görüşler, her düşünüş durağanlığı bozukluğunun düşünüş hızındaki artıştan kaynaklandığını ileri sürmek için yeterli değil. Düşünüş hızı artışlarının düşünüş durağanlığı azlığından kaynaklandığını da iddia edemem… Fakat genel olarak düşünüş durağanlığı ile ilgili problemlerin düşünüş hızı problemleri ile birlikte gözlenişi sık karşılaşılan bir durumdur.

Düşünce hızı problemleri aynı zamanda konuşma hızı ile ilişkilendirilebilir. Düşünce durağanlığına benzer şekilde, konuşma hızı problemleri doğrudan doğruya düşünüş hızı problemleri ile ilişkiledirilemezler. Fakat, bir çok durumda arada bir ilişki vardır. Üstelik hızlı konuşan ve hızlı düşünen kişiler konuyu sık sık değiştirirler ya da çok derinleştirirler, kısacası düşünüşleri durağan değildir.

Düşünüş durağanlığı en kolay, düşünüş hızından ve dolayısı ile konuşma hızından tespit edilebilir. Eğer meslekdaşınız durumdan bağımsız olarak, sürekli çok hızlı konuşuyorsa, her ne kadar kişi olarak daha becerikli ve etkin gibi gözükse de aslında bu iyi bir işaret olmayabilir.

Düşünüşünüzü yavaşlatmak için yavaş konuşmak ya da düşünmeğe çalışmak size yardımcı olmaz. Düşünüş hızı beyniniz (herhalde bilinçaltı) tarafından otomatik olarak ayarlanır, onu doğrudan kontrol etmeniz mümkün değildir. Eğer herşey tamamen kontrolünüzden çıktı ise düşünüşünüzü kontrol etmek için bazı dolaylı yollar var. Bu en kötü durumda, düşünüş hızını azaltmak ve öyle tutmak başka herşeyden daha önemli kabul edilebilir.

İnanıyorum ki, asıl sorun düşünüş hızının yüksekliği değil, onu mümkün kılan araç ve süreçleri kaybetmiş olmaktır. Bu araç ve süreçler yüksek düşünüş hızının kötü etkilerini azaltabilir ve uygun bir dinlenme sonrası yok edebilirler. Yüksek ve uzun süren konsantrasyon, düşük motivasyonda aşırı zorlanış vb. nedeni ile bu yeteneklerinizi kaybederseniz, onları yeniden elde edebilmek için, mümkün olan herhangi bir yöntemle zaman kazanmanız kaçınılmaz hale gelir. Düşünüş durağanlığını koruyuş kıymetli bir zihinsel değerdir.

Son bir not olarak, düşünüş durağanlığını düşünüş hızı cinsinden tanımlamak isterim. İnanıyorum ki, düşünüş durağanlığı düşünüş hızını otomatik olarak ayarlayabiliş yeteneğidir.
Düşünüş durağanlığı, sağlıklı bir düşünüş hızını ayakta tutmaktır. Bu düşünce hızı geçici durumlarda değişebilir fakat sonradan sürdürülebilir derecede düşük bir ortalama değere denk düşen, bir sabit seviyeye geri döner.